TASAVVUF : ORTAYA ÇIKIŞI, KONUSU VE İŞLEVİ / Salih Zeki Çavdaroğlu

Standart

Hz. Muhammed (s.a.v) in tebliğ edip, geliştirdiği İslâm, vefatlarından sonraki Hulefa-i Râşidin döneminde, onun bıraktığı çizgiden pek az bir sapma ile evrensellik yolunda büyük bir hızla yol alır.

Son Halife Hz. Ali (k.a.v) devrinde başlayan siyâsî ve sosyal kavgalar sonrasında ise, doğal renk ve çizgisini oldukça kaybeder.

Ayrıca, hicret’ in üzerinden henüz bir yüzyıl geçmişdir. İslâmiyet geniş bir coğrafyaya yayılıyor, o zamana kadar kendi kültür ve medeniyetlerinin içinde yaşamakta olan çeşitli milletler kitleler halinde bu yeni dinin şemsiyesi altına giriyorlardı.  Başta İran olmak üzere, bir çok medeniyet, yeni dinlerin icapları ile eski  kültürlerinin yerleşik değerleri arasında önemli aykırılıklar yaşamaktaydılar. Aynı zamanda bu topluluklar o dönemdeki mevcut felsefe ve düşünce akımlarının hatırı sayılır derecede etkisi altındadır.

Bu durumda ortaya çıkan sorunların cevaplanması gerekmektedir. Artık İslâm peygamberi de hayatta olmadığından, bunu cevaplayacak kurumların oluşması kaçınılmaz olur.

Hicret’in 3. yüzyılına gelindiğinde , İslâm dünyasında Bu da itikâdî ve fıkhî anlamda mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olur.  Ayrıca artık İslâm devleti de biatla el değiştirmekten saltanata dönüşür. Devleti yönetenlerin izledikleri siyaset ve uyguladıkları hükümler, bu oluşumu daha da hızlandırıyor ve artırıyordu.

Bu süreç,beraberinde hadis, fıkıh, kelam gibi çeşitli ilimleri ortaya çıkardı. Buna paralel olarak da İslâm’ da akademik kurumsallaşma hareketi başlayacaktı.

 Bu bilimlerin ortaya çıkardığı entelektüel ortam beraberinde  “tasavvuf” olgusunu gündeme getirecektir. İnanç itibariyle temel değerlerini İslâmiyet’ten alan, ancak Hind, Mısır ve Yunan panteist felsefesinden de beslenen bir düşünce ve hayat tarzının ortaya çıktığı görülür ve kısa zamanda İslâmın yaşandığı her zeminde  varlık kazanır.

Tasavvuf, konu olarak, kâinatın sırları nedir? İnsan olarak  kimiz? Niye yaşıyoruz? Ölümün sonrası nedir? Sorularına cevap aramaya başlar.

Bu düşüncenin tasavvuf olarak isimlendirilmesi konusunda çeşitli rivayetler vardır.

 “… Genel olarak sûf’ tan geldiği, gömlek anlamındaki (Kamîs) giyene,gömlek giydiği anlamındaki (Tekammasa) denildiği gibi, yün ve yünlü elbise anlamındaki (sûf) giyene de (Tesavvefe) denildiği ve böylece tasavvufun zuhur ettiği kabul edilmektedir…”  (1) ifadeleriyle anlatılmaktadır.

Kimi otoritelerce tasavvuf :

“  Tasavvuf İslâm ruhî hayatının, ahlâk ve nefs tezkiyesinin adıdır.Kısaca :

  1. 1.     İlâhî emirlere tam teslimiyet,
  2. 2.     Allah ve Resûlü’ nün ahlâkıyla ahlâklanmak,

Mâsivâdan kalbî alâkayı kesmek “  (2)olarak tanımlanır.

Kuzey Afrika eksenli olarak hayata geçen tasavvuf düşüncesi, kısa  sayılacak bir zaman içinde  Müslüman dünyasının tamamı ile tanışır.

Tasavvufu Ehl-i sünnet denilen 4 mezhep mensupları  ortaya çıkarırlar ve uzun bir süre bu kesimin iltifat ettiği bir yapılanma olarak hayat bulur. Zira düşüncenin kaynağını  Kur’an ve Hadis metinleri teşkil eder.

Tasavvuf , o tarihe kadar İslam’ ın yaşanmasına  özgün bir yorum getirmiştir. Bu yorumlarda, Kur’ an ve  Hz. Muhammed (s.a.v) nin sünnetindeki hükümlerin çerçevesinde, Allah’ ın ve kâinatın ne olduğu, yaradılış gayesi, insanın kâinattaki konumu gibi temel sorulara cevaplar aranır. Böyle bir yoruma gidilirken doğal olarak islamiyet öncesindeki Doğu ve Batı ‘ nın fikrî ve felsefî materyalleri de oldukça yoğun bir şekilde kullanılır.

Ancak, büyük mutasavvıf Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)  nin :
“Rasûlullah’ın sünnet-i seniyyesi ve ahlak-ı hasenesinden kaynaklanmayan ve O’na uymayan bütün tarikatlar çıkmaz sokaktır. Onlarla hiçbir yere varılamaz.” sözü, ehl-i sünnet vel cemaat kapsamındaki tarikatlarca düstur edinilir.

Ortaya çıkan tasavvuf, sadece İslâm’ın yaşanmasına yeni bir  yorum getirmekle kalmaz, aynı zamanda Müslüman olmayan toplumların onunla tanışmasında da önemli bir  katkıda bulunacaktır.

Bugün arşivlerde tasavvufa dair  en eki yazılı kaynak olarak,  hicrî 150’ li yıllarda yaşamış Ebû Haşim  isimli sûfî’ nin “Nefehâtü’l-Üns” isimli kitabıdır.

9. yüzyıla gelindiğin tasavvufla ilgili literatürünü oluşturan eserler yazılmaya başlar. Bu aynı zamanda tasavvufun  kurumsallaşması anlamına gelmektedir. Arap dünyasında Cüneyd-i Bağdadî, Mâruf-i Kerfî,  Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848) gibi isimler bu kurumun gelişmesinde önemli hizmetler yapar. İlk dönemde tasavvuf melâmet ve fütüvvet olarak isimlendirilen  iki ana damardan beslenirler.

Melâmet düşüncesi ihlâs temelli bir zihniyet üretirken, fütüvvet düşüncesi ise insan eksenli bir görüş ortaya koyuyordu.

Melâmet düşüncesi daha ziyâde zühde dönük ve bireysel ve pasif bir tavır sergilerken, fütüvvet : “ ..kin tutacağına iyilik etman, nefret edeceğine, bağışta bulunman ve hoşlanmadığın insanlarla sohbet edebilmen ve dostluk kurabil…”(3) mek ve dolayısıyla aktif bir  sosyalleşmenin göstergesidir.

12. yüzyıla kadar olan  zaman tasavvufun şekillendiği ve yapılanmasını tamamlayana kadar çeşitli evrelerden geçen bir dönemdir. Genel olarak sade, fakat derinliğine yaşanan, kurallarından ziyade hayat tarzı olarak ön plâna çıkar. Felsefî düşüncelere karşı pek rağbet etmez. Hareket, hayat bulduğu İslâmî temeller dışında bir referans almaya  niyetli değildir.  

 Bu yüzyılda tasavvufta önemli değişimler yaşanmaya başlar. Özellikle  İbn Arabî (1165- 1240) nin  ortaya attığı “vahdet-i vücûd” düşüncesi, bir anda batınî ve tasavvufî sahada adeta bir depreme sebep olur. Bu düşüncenin ayrıntılarını açıkladığı  Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Füsûsü’l-hikem gibi kitaplarında , Allah- kâinat ve  Allah-insan lerine  vahdet-i vücûd eksenli  yeni yorumlar getirir.

Tasavvuf dünyasında oldukça kabul gören vahdet-i vücûd düşüncesi  daha sonra Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i Irâki, Abdülkerîm el-Cîlî, İbn Fârız, Aziz Nesefi, Şebüsterî, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve Câmî, Mevlâna gibi ünlü mutasavvıflarca da işlenip geliştirilir. Kısa bir zaman sonra da bir dünya görüşü haline dönüşür.

Tasavvuf öyle bir kült oluşturur ki, her tarikatın pîri,  hayatta oldukları zaman içindeki etkileri, belki de ölümlerinden sonra kat be kat artarak devam eder. Zira müridlerince hayatı efsâneleştirilir, mezarı türbeleştirilir,türbesi belde halkınca ziyaretgâh, bir dilek kapısı haline getirilmiştir.

Müslüman dünyası genelinde tarikat olarak en büyük üne kavuşan ve yaygınlaşan tarikat Kâdîrîlik’ tir. Kurcusu Abdülkâdir Geylânî olan ve  silsile yoluyla asırlar boyu devam eden bu tarikat, dünyanın her bölgesinde etkin olmuştur.

Tasavvuf, Allah‘ın rızasını kazanmak ve ahiret saadetine ermek için nefsin temizlenmesini,bunun için gerekli  güzel bir ahlâkı oluşturmak için de bedeni ve ruhî temizlenmeyi hedef alan bir batınî ilimdir. Ayrıca“ Kalbi dünya zevklerinden sıyırıp, tamamıyla Allah sevgisine bağlamak” olduğu, bu kavramın en özet tanımıdır.  Daha doğru bir ifade ile bir düşünce olmanın ötesinde bir hayat tarzıdır. Tasavvuf mensuplarının tasavvufun amaçladığı birdüzeye gelmelerini sağlayacak bir kurallar bütünü oluşturulmuştur. “Makâmât-aşere” olarak adlandırılan bu esaslar, TÖVBE, ZÜHD, TEVEKKÜL, KANAAT, UZLET, ZİKİR, TEVECCÜH, SABIR, MURÂKABE ve RIZÂ’ yı kapsayan 10  temel hüküm içermektedir.

Konusu ise, ilk aşamada kötü huy ve davranışlarından vazgeçerek, nefsi ıslah etmek , sonrasında ise varlığından vazgeçerek Allah’ a ulaşmak ve onun varlığıyla hemhal olmaktır.

Bunu sağlamak için model alınan kişi doğal olarak Peygamber Efendimiz (sav)’ olacaktır. O (s.a.v)’nun ahlakıyla ahlaklanmak için tekkelerde

Tasavvuf İslâmî bir bilim dalı olsa da, yaşanması sezgi ve duyguya dayanır. O yüzden de İslâmî yaşayışın en rafine aşamasıdır.

Tasavvufun gelişmesinde ve yaygınlaşmasında gözardı edilemeyecek en önemli sebep, ulemânın İslâm ilkelerine karşı tavizsiz görüşlerine karşı, mutasavvıfların farklılıklara  belli bir had çerçevesindeki  hoşgörülü yaklaşımlarıdır. Çünkü onlar toplumun içindeydiler ve hayatı onlarla birlikte yaşıyorlardı.  Tasavvufun “ Uhuvvet” olarak tanımladığı kardeşlik ilkesi, vatan coğrafyasındaki birlik ve düzende bozulmuş sistemin yeniden kurulmasında önemli bir yer tutar. Böyle bir anlayış, müslüman halk arasında çeşitli sebeplerle ortaya çıkmış olan ayrışımların ortadan kalkmasını ve ortak bir İslâm anlayışının doğmasını da beraberinde getirir.

İslâm tasavvufunun ,Hristiyan mistitizmi ile ilk bakışta benzeştiği söylense de, yapıları ve anlayışları arasında sınırsız bir mahiyet farkı görülür.Mistitizm, bireyin bedensel faaliyetlerini enaza indirmeye yönelik hadef belirlerken, tasavvuf bireyin kişisel aktivitasyonlarını yok etmeyi düşünmez, ancak bunların üzerindeki olumsuz etkileri kaldırıp,  beden ve ruh birlikteliği içinde uyumlu bir haslet kazandırmayı esas alır.

Mistitizm, bireyi kendi dünyası içinde prangalar, tasavvuf ise onun sosyal davranışlarını biçimleyerek,toplum içinde yararlı olacağı bir düzeye erişmesini sağlar.

Kilisenin o soğuk çan ve org sesleri karşısında, “ezan”, “tekbîr” ve “salâvat”ın anlam ve tınılarında barındırdığı huşû dolu , müteevekkil motifler, iki din anlayışı arasındaki farkların sembolük ögeleridir.

 

(1)İrfan GÜNDÜZ, “Tasavvuf ve İnsan”, Tanımı, Kaynakları ve Tesirleriyle Tasavvuf, Seha Neşriyat, İstanbul/1991,s.41

(2)Hasan KâmilYILMAZ, “Kur’ an-ı Kerîm ve Sünnet’ te tasavvuf”, Tanımı, Kaynakları ve Tesirleriyle Tasavvuf, Seha Neşriyat, İstanbul/1991, s.25

(3) Mustafa KARA, “ Dinî  Hayat Açısından Tekkeler ve Zâviyeler”, Dergâh Yayınları, İstanbul/1980 (2.baskı) s.127

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s