MEVLÂNA- MEVLEVÎ MUSIKÎSİ ve SEMÂ /Salih Zeki Çavdaroğlu

Standart

Mevlevîlik tasavvuf kültürü ve musikîsinin gerek yeşermesi, gerekse kökleşmesinde önemli bir misyon kurumudur. Musıkî ile beraber, sema, edebiyat, hat ve tezhib dervişanın yoğun olarak uğraş verdiği konulardır.

Tarikat, Hz. Mevlâna’ nın 1273 tarihinde vefatından sonra, oğlu Sultan Veled (ö.1312) tarafından babasının inanç ve düşüncelerini yaşatmak için kurulmaya başlanmış, onun da ölümünden sonra, oğlu Ârif Çelebi (ö.1320) nin gayretleri, İlhanlı devlet yönetimi ve çeşitli Türkmen Beylerinin himayelerinde geliştirilerek, tarikat niteliğine dönüştürülmüştür.

Mevlana’nın ailesi Belh’ ten Anadolu’ ya gelirken,kafilenin eşyaları arasında ney, rebab, çeng, kudüm, halile, mazhar gibi enstümanların da bulunduğundan söz edildiğine göre, ailenin köklü bir musıkî geleneği taşıdığı bir gerçektir.
14. yüzyıldan itibaren de, Konya merkezli olarak, bütün büyük şehir merkezlerinde dönemin idarecileri ve aydın kesimlerinden oluşan elit zümrelerin tarikatı haline gelir. Şeyhlik mevkii, tarih boyunca çizgisinden hiç sapmayarak,sosyal ve dinî alanlarda muhalif politikalar üretmez. Devletin izlediği politikaların yanında olmayı tercih eder. Bu yüzden de, devletin sempatisini kazanır ve bu politikasının karşılığında kurumsal kimliğine vakıflar eliyle geniş toprak gelirleri kazandırır.

Nitekim II. Murad’ ın iradesiyle, o zamanın başkenti Edirne’ de büyük bir imarethâne içinde Mevlevîhâne hizmete açılır. İmarethâne’ nin vakfiyesi’ ne, Mevlevîhâne’ nin semâ ve musıkî heyetlerinin sürekliliğini sağlayacak hükümler konmuştur. Bu girişim, Mevleviliğin, resmen devletin desteği ve himayesinde olduğunun açık bir göstergesidir.

17. yüzyıla birlikte, gelişimini tamamlayıp, en etkili tarikat olur ve dervişânı içinden her alanda önemli isimleri ortaya çıkarır.

Mevlanânın tasavvufunda, varlığın, yaratılışın, hayatın manası aşktır. Aşk ise hiç bir varlığa ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Allah’dan başkasına aşık olmak da geçici bir hevestir. Yaradılışın sebebi, bencilliğin devası, elemlerin ilacı, bütün hastalıkların tabibi, ilahi aşktır.

Türk musıkîsinin zirve isimleri ile birlikte edebiyatımızın önemli yazar ve şair de Çilehanelerden geçerek icazet almışlardır.

Hammamizâde İsmail Dede Efendi ve Zekâi Dede’ ler tarikatın en büyük mertebelerine ulaşmış bestekârlardır.

Ayrıca ,Mevlevîliğe mensubiyeti pek bilinmeyen Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi gibi zirve ismi de bunların içine koyabiliriz. Çünkü :

“… Itrî’nin lâdinî eserlerini, mesela Nevâkâr’ını da tasavvufî neşvenin büsbütün dışında düşünmek doğru değildir. Bütün eserlerinde sufiyâne heyecan hemen hissedilir. Çileye soyunup soyunmadığını bilmiyoruz, ancak Mevlevî muhitlerinde yetiştiği muhakkaktır. Musikî tarihçileri, onun Yenikapı Mevlevihanesi’ne devam ettiğini, Na’t’ı ile Âyin’ini de bu dergâh için bestelediğini ve Şeyh Câmî Ahmed Dede’ye intisab etmiş olabileceğini söylüyorlar. Esasen Segâh Âyin’i ve kaynaklarda yer alan “Mevlevihâne Yenikapısı haricine” defnedildiğine dair kayıt, Itrî’nin Mevlevîliğini açıkça göstermektedir. Tahminen Ocak 1712’de sırlanan büyük bestekârın ölümüne, onu çok sevdiği anlaşılan bir şair şu mânidar tarihi düşürmüştür: ‘Buhûrîzâde’yi bûyâ’yı bezm’i Adn ede Allah’…” (1)
Mevlevî musıkîsi kendi bünyesinde kalmayıp, aynı zamanda dindışı mûsıkîmizin gelişmesine asırlarca bir konservatuvar misyonunda hizmet yapmıştır. Musıkîmizin zirve eserleri, çoğunlukla Mevlevî bestekârlarca veya bunların yetiştirdikleri öğrenciler tarafından bestelenmiştir. Bunda Mevlevî dergâhının Saray ile olan sıcak ilişkisinin de büyük payı vardır.
Osmanlı, Mevlevîliğe o kadar ilgi göstermektedir ki, her fırsatta İstanbul’ un çeşitli bölgelerinde Mevlevîhâne inşa ettirir. İlk olarak 1491 senesinde Galata , daha sonra 1598’de Mevlevîliğin en büyük dergâhı olacak Yenikapı Mevlevîhanesi yaptırılır. Türk musıkîsi’ nin emsalsiz ismi Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi burada yetişecekdir. Yenikapı Mevlevîhânesi en parlak dönemini III. Selîm’ in padişahlığı, Ali Nutkî Dede’ nin şeyhliği döneminde yaşar.
Musıkî repertuvarımız mercek altına alınıp, âyinler ile dindışı musıkînin ezgileri incelendiğinde , müşterek ezgilerinde de kullanılan tarz, üslûp, zevk ve tema benzerliği fazla bir yoruma ihtiyaç kalmaksızın hemen farkedilir. Meselâ bir kâr veya bestenin seyrindeki renk ve koku , çoğunlukla âyinlerin seyirleri ile büyük bir benzeşim gösterir. ABD’ li müzkolog Walter Feldman’ ın dediği gibi :
“… Sonuçta Mesnevi bile ilahiyat kitabı değil, Mevlânâ’nın hayatın içinden geçerek yazdığı bir kitap. Ama Mevleviliğin temel kitabı. Osmanlı’da bir döneme kadar dini hayat ve dindışı hayat diye hayatı ikiye ayırmak mümkün değil. İslamiyet de böyle bir ikiliğe izin vermiyor. Tasavvuf, bu hayatın içinde gelişmiş bir renk. O dönemlerde “şu dini müzik, şu dindışı müzik” diye de ayırmak mümkün değil. Az önce sözünü ettiğiniz Çömlekçi Recep de bu toplumun dışında biri değil. Nihayetinde kendine göre dini hayatı olması muhtemel bir insan. Osmanlı müziği için tümden dini müzikti demek belki mümkün değil. Ama dini inancın, özellikle tasavvufun zenginleştirdiği ve çok güzelleştirdiği bir müzik olduğu söylenebilir…” (2)
Oysa diğer tarikatların yaptığı musıkîye bakıldığında , yani ilâhî, kaside, durak gibi tekke tarzlarının melodik yapı ve tavırları, dindışı müziğimizden daha değişik bir yapıda olduğu görülecektir.
Mevlevîliğin temel esasları cezbe, aşk, ahlâk, fazilet ve semâ olarak öne çıkar.

Kökeni itibariyle Orta Asya kaynaklı olan raksı Mevlevîlik geliştirerek ona daha da ulvî ve haşmetli bir özellik vermiştir. Tasavvuf musıkîmizin Miraciye’ den sonra en uzun form niteliğini taşıyan âyin-i şerif, semâ anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Semâ’ nın ortaya çıkışına dair en yaygın rivayet ; Mevlana’ nın bir gün Konya çarşısında gezerken Kuyumcu Selahaddin’in dükkânından gelen
çekiç seslerinden etkilenip, irticalen dönmeye başlayışıdır. Bundan sonra kimi zaman Sadreddin Konevî’ nin medresesinde , kimi zaman da Hüsameddin Çelebi’ nin evinde devam edecek olan bu şölen, devrin önemli siyasî, ilmî ve sosyal elitlerinin buluşma yeri niteliğini kazanır.

“… Musiki Kültürümüze Ney ve Kudüm eşliğinde Semayı katarak, yeni bir coşku, ahenk ve renk kazandıran Hazreti Mevlana: “Musiki Allah Aşıklarının ruh-larının gıdasıdır. Zira musikide Allah’a ulaşmak ümidi vardır.” derken, Aşıkların gön-lünde oluşan aşk kıvılcımından bahsetmektedir. Sevgi ve onun daha ilerisi olan Aşk, Yüce Allah’ın Esma’ül Hüsna’sında yer alan “el- Vedud” isminden kullarına intikal eden en büyük tecelli ve lütuf olup, okunan ilahi ve nağmeler müminleri vecd-i ilahi ve aşka yönlendirmektedir. Güzel sesle okunan Kur’an, Mevlid ve aralardaki mersiye ,naat ve münacatların dimağlarda meydana getirdiği lezzetler, bu aşkın nişanesidir. İbadetler sırasında huşu ve haşyet sonucu oluşan duygu yoğunluğunu sık yaşayanlar: Sonunda Rabia ,Yunus ve Mevlana gibi İlahi Aşka yönelmektedir .Bu olguyu, herkesten önce, Resulullah, Ehl-i Beyt ve Ashap yaşamıştı; sonradan gelen Ümmet ise Allah ve Resulünün aşkının nurundan sıçrayan kıvılcımlarla halelenen “Aşk Yolundan” yürüyerek, İlahi Vuslata erip, sonsuzluk kervanına katılmaktadır!…” (3)

Semâ, Mevlâna’ nın vefatından çok sonra, 15. yüzyılda , bu gün şeklini alacak bir ritüel haline dönüştürülür.

Mevlâna “Musikinin ahenginde öyle bir sır saklıdır ki, ben bu sırrı açıklarsam dünya altüst olur.” cümlesiyle, musıkîye verdiği önemin düzeyinin nekadar yüksek olduğunu vurgular.

Mevlânâ’nın“… ölümünden sonra Hüsameddin Çelebi, ihtimal Pîri’ nin hâtırâsını anmak ve onun en çok sevdiği bir âyinin sönmemesini sağlamak maksadı ile her Cuma namazını müteakip, Kur’ an okunduktan sonra, toplu halde semâ yapılmasnı esas hale getirdi..”(4).

İslâm düşüncesinin yıldız ismi Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, bazı kesimler tarafından, taşıdığı inanç, düşünce, söylem ve eylemleri ile hiç bağdaşmayacak bir sıfatla donatıldığı bir gerçektir. Onun bir büyük İslâm âlimi ve mutasavvıfı oluşu bir kenara itilerek, son yarım asır içinde, bir “ hümanist- filozof” olduğuna dair yanlış bir vizyon oluşturulmuştur.
Onu en iyi tanıtan belgeler, mutlaka yine kendi sözleridir. Devasa bir külliyat oluşturan Mesnevî’ si, Divân-ı Kebîr’ i ve Fi-Hi- MA-FÎH’ inin her satırı ne olmadığını çok iyi anlatmaktadır.
“Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim.Allah’ın seçkin peygamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım. Kim benden bundan başka bir söz naklederse, o sözden de bezmişim ben onu söyleyenden de.” cümlelerinde özetlediği gibi, düşüncesinin temelinde, İslâm inancı ve Hz. Muhammed (s.a.s) e olan iman ve muhabbet yatmaktadır.
Hiçbir eserinde yazılı olduğuna rastlanmadığı halde, dillerde pelesenk edilmiş, âdeta onun düşüncesinin özeti haline getirilmiş olan ve “ Gel , gel ne olursan ol gel “ cümlesinden yola çıkılarak, O’ nun bir hümanist olduğunu söylemek , manipülatif bir söylemdir.
Bu tamamen, asırlardır Türk-İslâm kültürüne kasdetmiş olan “oryantalist” bakışın yansımasından başka bir şey değildir.
Kaldı ki Mevlânâ’ nın o sözü söylemiş olduğunu bir an için kabul etsek bile, bu onun bağlı olduğu İslâm’ a dâvet dışında bir anlam taşımaz. Olsa olsa o ALLAH’ ın inananlara emretmiş olduğu “ tebliğ” emrini yerine getirmekten başka bir şey yapmamıştır.
Mevlâna’ ya biçilen hümanistlik, İslâm’ın “insan sevgisi” ile hiçbir benzerlik göstermeyen bir kavramdır. “Hümanizm” bir düşünce olarak Pagan Yunan’ da ortaya çıkmış, bir ideoloji olarak da Batı’ da Rönesans sonrasında, entelektüel camiada ortaya çıkan bir ideoloji haline dönüşmüştür. Bu ideolojinin oluşmasında en büyük faktör ise, aslî kaynağının ötesinde bir şekle dönüşen Hristiyanlık ve onun temsilcisi konumundaki Kilise’ ye karşı seküler bir düşünce sunmaktan başka bir amaç taşımamaktadır.
Bunun içindir ki, kainatın özü, maddedir diyen bu felsefe, içinde Allah’ dair hiçbir şey barındırmayan, daha doğrusu, Allah’ ın yerine insanı koyan bir dünya dini ortaya çıkarılır.
K A Y N A K Ç A :
(1) Beşir AYVAZOĞLU, “ Şafak Vaktinin Cihangiri”,Aksiyon Dergisi, 24 Temmuz 2007, sayı: 242
(2) Yalçın ÇETİNKAYA, “ Beni Türk Müziğinin Yüksek Kalitesi Cezbetti”, Aksiyon Dergisi, 9 Şubat 2002,sayı: 375
(3) Halit ÖZDÜZEN, “ Şiir ve Musıkînin İslâm’ daki Yeri”, http://www.siirdostu.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=1139

(4) Süleyman ULUDAĞ, “İslâm Açısından Musıkî ve Semâ”, İrfan Yayınevi, İstanbul/1976, s.365

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s