BİR MUSIKÎ SEVDÂLISI YAZAR : AHMET HAMDİ TANPINAR/ Salih Zeki Çavdaroğlu

Standart

Türk kültür ve sanat dünyasının önemli bir ismi, şair, Hikâyeci, romancı, edebiyat tarihçisi Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) hem yaşadığı dönemde, hem de ölümünden günümüze, Türk kültür ve sanatının konuşulduğu ve tartışıldığı her ortamda adından her fırsatta söz ettiren bir isimdir.

Tanpınar’ ı sadece bir edebiyatçı olarak tanımlamak ona en büyük haksızlık olur. O aynı zamanda Türk Kültür ve medeniyetinin her dalında özgün fikirleriyle kalem oynatan bir fikir adamıdır.

Cumhuriyet’ in kurulduğu yıl olan 1923 ’ te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ nden mezun olur. Daha sonraları tanıştığı Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’ in yakın dostu olması yanında, özellikle Yahya Kemal’ in adeta devamlı bir öğrencisi olur. Tanpınar’ ın dikkat çeken ilgi alanlarından biri de Klâsik Türk Musıkîsine olan aşk derecesindeki yakınlığıdır. Türk Musıkîsi’ ne olan ilgi ve yakınlığında Yahya Kemal’ in etkileri tartışılamaz.

Ancak çok ilginçtir ; yaşadığı dönemde yayımladığı bütün yazılarında yücelttiği Osmanlı kültür, sanat ve medeniyetini, dolayısı ile Yahya Kemal ve diğer kültür adamlarını, 2008 yılında yayımlanan günlüklerinde bu görüşleri ile tamamen çelişen, hatta okurlarına övgü ile bahsettiği bu değerleri 1953 ile 1961 arasında yazdığı günlüklerinde yerden yere vurduğu görülmektedir ki bu anlaşılmaz bir çelişkidir. Sadece klâsik Türk musıkîsi değil, aynı zamanda Klâsik Batı müziği ve özellikle Wagner, Ravel ve Debussy’ in de hayranıdır. Huzur’da, Beethoven’in Opus 132 La Minör Yaylı Sazlar Kuartet’ inden de ayrıntılı bir şekilde söz eder.

O’ nun sanat birikiminin önemli argümanları arasında müziğin payı oldukça kabarıktır. Tanpınar için müzik “ zaman geçişlerini sağlayan bir başka unsur “ dur.

Tanpınar müzikle o kadar iç içedir ki, müzik dinlerken gözlerinin önünde canlanan cisimler gördüğünden ve bunun da “uyanıkken görülen rüya” olduğundan söz eder. Hatta müzik onun nazarında “duadan farksızdır”

Bir şair olarak, MUSIKÎ başlığıyla :

“ Bu çılgın uyanış her düşünceden

Üstüste ve zalim,bir kader gibi,

Bir melek uzanmış siyah geceden

Mahur sularında tutuştu gemi.

Kimdir yıkananlar bu loş çeşmede

Tekrar doğar gibi ay ışığından?

Bir altın uçurum derinleşmede

Ve meçhule doğru süzüldü kervan

Ey bitmek bilmeyen hıncı zamanın

Her şey bana karşı kendi içimde,

Renk ve büyüsüyle bakışlarının

Musiki hatıran gibi peşimde.”

Dizeleriyle, duygularını müzik eşliğinde anlatacak kadar müziğin içindedir.

Huzur’ da ,Dede Efendi’ nin Rast eserinin yorumunu yaptığı şu cümleler, onun müzikle içiçeliğinin en belirgin göstergesidir:
“İlk önce Kâr-ı Nâtık’tan birkaç parça ile başlandı. Gözlerimizin önünde acayip, gayri şe’ni renklerle bir halı dokundu, her makam kendi hususilikleriyle, kendi akşamlarının ve şafaklarının büyüsüyle, mehtaplarının sihri, bahçelerindeki açan çiçeklerinin kokusu ve meyvelerinin lezzetiyle bir iklim tadılır gibi önümüzden geçti.”
Romanlarında, musıkîyi oldukça derinlemesine inceleyip yorumlar. Türk musıkîsi roman metinlerinde sanki bir fon müziği gibi kendisini hissettirir.
Bunu gerek günlük yazıları, gerekse Huzur ve Mâhur Beste gibi romanlarında oldukça geniş bir şekilde işler. Ona göre Türk Musıkîsi “ medeniyetimizin özlü bir yansıması” dır. 1944 yılında ilk kez tefrika olarak yayımlanan ”Mahûr Beste” romanını musıkimizin önemli bestekârı Ebû Bekir Ağa’ ya ithaf etmiştir. Bilindiği gibi Ebû Bekir Ağa’ nın “Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var” sözleriyle başlayan mâhur bestesi önemli bir eserdir ve Tanpınar romanını bu besteden etkilenerek, Neşatî’ nin “Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile İstemem sensiz geçen sohbet-i yâranı bile” nin gazelinde düşündüğü bir bestenin ekseninde şekillendirir. Bu gazeli “ Huzur” romanında da işler.
Huzur’ da Tanpınar, Türkiye’ nin Doğu-Batı, geçmiş-gelecek, gelenekçi-modern çatışmalarını eksen alarak, Kurtuluş Savaşı öncesindeki İstanbul’ undan, Osmanlı İmparatorluğu ve onun kültürünün 1923 sonrasında hızlanan Batılılaşma hareketlerinden Osmanlı elit ve entellektüellerinin duyduğu rahatsızlığı anlatır.

İşlediği tarihi, kültürel ve sosyal olaylarda, musıkînin bu olgulardaki önemli
etmenlerden biri olduğunu sürekli vurgular.

Türk musıkîsinin gelişimini de başta Abdülkadir Meragî, Itrî ve Hammamîzâde İsmail Dede Efendiler eliyle yaşandığı tezlerini getirir. Ona göre Abdülkadir’ in Segâh, Itrî’ nin Nevâ kârları ile Dede’ nin Ferahfezâ ayini musıkîmizin üç temel eseridir.

Huzur’ daki musıkîye ilişkin sayfalardan dikkat çekici bir paragrafı da şu metinle gösterebiliriz :

“ … Nuran, eski hocasının ısrarına dayanamadığı için bu değişikliği kabul etti.
İkisi de alaturka musıkiyi çok sevmekle beraber, muayyen makamlardan öteye pek az geçerlerdi.
Ferahfezayı, acemaşiranı, beyatiyi, sultaniyegahı, nühüftü, mahuru tercih ederlerdi. Bunlar asıl ruh iklimleriydi… Fakat bunlarda da her eseri olduğu gibi kabul etmezlerdi. Çünkü Mümtaz’a göre alaturka musıki eski şiirimize benzerdi: Orada da asıl sanat addedilen ve öyle yapılandan şüphe etmek gerekirdi. Daha ziyade bugünün muayyen seviyede zevkiyle, garplı terbiyenin zevkiyle seçilen eserler güzel olabilirdi. Bunların dışında hüseyniyi ancak Tab’i Mustafa Efendi’nin bestesi cinsinden birkaç eserinde ve Dede’nin bazı eserlerinde beğenirler. Hicazdan Hacı Halil Efendi’nin meşhur semaisini bilirler, Uşşaki Hacı Arif Bey’in meşhur iki şarkısiyle, suzidilara-yı Selim-i Salis’in kaderiyle birleşmiş hususi bir zaman addederlerdi…
… Dede’nin Acemaşiran Yürük Semaisi nühüftten çok başka türlü zengindi. O bir yığın ölümden sonra bir hatırlamaya benziyordu. Sanki yüz binlerce ruh bir arafta bekleşiyordu. Burada da sır konuşuyordu. Burada da insan birçok taraflarını ilga ediyordu. Fakat istenen birşey vardı. Burada Allah veya sevgili dışarıdaydı. Biz ona doğru yükselmek istiyor, -nerede olursan ol, bulunduğun yer cennetimizdir- diyorduk ”
Bu metinde geçen makam, bestekâr ve müzik formu isimlerinden söz edebilmek , hatta onları kendi içinde karşılaştırmak için, bu musıkî ile hemhal olmak gerçeği kendini göstrmektedir
Beş Şehir isimli kitabının Konya bölümünde Mevlevî ayinini “mukaddesatın iklimini zaptetmiş, orada hilkatin sırrını tekrarlayan bir bale” olarak tarif eder.
Mahur Beste isimli romanında “ Musıkî başka kültürlerde romanın, resmin, tiyatronun iştirakiyle yaptığı tesiri, bizde tek başına, iyi kötü kendi hamlesiyle yapıyordu” cümlesi, önemli bir tesbittir.
Tanpınar’ ın musıkîye olan ilgisi, oldukça derin ve akademik anlamda araştırılacak kadar önemli bir konu olduğu düşüncesindeyim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s