BÜYÜK GEZGİNİMİZ EVLİYA ÇELEBİ’ NİN SEYAHATNAMESİ İÇİNDE YER ALAN MUSIKİ BİLGİLERİ İTİBARİYLE AKADEMİK AÇIDAN İNCELENMELİ VE DEĞERLENDİRİLMELİDİR.

Standart

Basında yayımlanan haberlere göre, doğumunun 400. yılı olan 2011 ‘ i UNESCO Evliya Çelebi yılı olarak kabul edeceği anlaşılmaktadır. Bu haber aynı zamanda, Evliya Çelebi’ nin sadece millî bir değerimiz olmayıp, aslında evrensel bir şahsiyet oluşunu da gündeme getirmektedir. Bunun en belirgin kanıtı da, bir grup İngiliz ilim adamının, bir Türk rehber eşliğinde, seyyahın 1671’de Hacca gitmek için Yalova’dan başlayıp Mekke’de sona eren yolculuğunda izlediği güzergâh üzerinden, aynı şekilde at üzerinde bu yolculuğa geçtiğimiz Kasım ayı içerisinde başlamalarıdır.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin sosyal hayata yansımaları hakkında bugüne kadar oldukça ciddi çalışmalar yapılmışsa da, içinde barındırdığı çeşitli konularla ilgili derinlemesine bir araştırma ve inceleme, her ne sebeple olursa olsun bu güne kadar pek yapılamamıştır. Gerçekten o dönemim Osmanlı coğrafyası genelinde yaşayan insanların kültür, sanat, bilim, ekonomi gibi faaliyetleri, bu on ciltlik devasa külliyatın içinde dağınık bir şekilde , kendisine ilgi duyacak araştırmacıları beklemektedir. Başta üniversitelerimiz olmak üzere, konuyla ilgisi olan her kurum ve kişi için UNESCO’ nun bu organizasyonu ile harekete geçip, üzerlerine düşeni yapacaklarını ümid ediyoruz.
Seyahatnamesi’nde Çelebi , gezip, gördüğü yerlerin, başta şarkıları, türküleri,manileri, halk oyunları,eğlenceleri, öyküleri,hikâyeleri, masalları, giyim-kuşamları olmak üzere, toplumsal bütün hareketlerini gözlemlediği gibi, bunlara kendine özgü bir üslupla oldukça geniş yorumlar yapar.
Ayrıca, o yörelerin başta oturduğu konutlar olmak üzere, bunların etrafındaki cami, kilise, havra, saray, konak, hamam, çeşme gibi yapıların niteliklerini, tarihçelerini ayrıntılı bir şeklilde anlatır ki, bunların herbiri başlı başına birer araştırma konusu olabilecek nitelikte bilgiler taşır.

Tarihimizin yüz akı önemli şahsiyetlerinden biri olan Evliya Çelebi (1611-1682) Osmanlı Sarayı’ nda I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadarki padişahların kuyumcubaşılığını yapan Kütahyalı Derviş Mehmed Zillîs ‘ in oğlu olarak 25 Mart 1611’de Istanbul’ un Unkapanı semtinde doğdu. Çok iyi bir öğrenim gördü. Kur’ anı hatmederek hafız oldu. Mahalle mektebinden sonra, Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’ nde yedi yıl öğrenim görür. Sonrasında, Enderun’ da öğrenimini sürdürdü. Enderun yıllarında musıkiye özel bir merak duydu ve Türk Musıkisini öğrendi.
Bunun yanında, babasından nakış, hat ve tezhib dersleri aldığı gibi, döneminin musıkî üstadı Muhasip Derviş Ömer Gülşenî’den musiki dersleri alır.
Enderun öğreniminden sonra, Dayısı Melek Ahmed Paşa aracılığıyla Saray’ da Sultan IV. Murad’ın hizmetine girdi.
Sesinin güzelliğinden dolayı saraya alındığından söz edilen Evliya Çelebi’ nin Saray’ daki ilk gününde IV. Murad’ a :
“Yola düşüp giden dilber, / Musa’m eğlendi gelmedi./ Yoksa yolda yol mu şaştı?/ Musa’m eğlendi gelmedi.

sözleri ile başlayan ağıtı okuduğundan, bunun da Padişah’ ı üzdüğü, hatta ağlattığından söz edilir. Zira bu ağıt, onun çok sevdiği nedimi Musa Çelebi’ nin , Yeniçeriler tarafından kendisinin yanından alınarak, linç edilişinden sonra yakılmıştır. Bu yüzden padişah, ülke genelinde bu ağıtı okunmasını yasaklamıştır. Ancak, Evliya Çelebi çocuk yaşında bunun farkında değildir.

Hatta, “…1635′te, IV. Murad’ın huzuruna kabul edilen Evliya Çelebi güftesi IV. Murad’a, bestesi Gülşenî tarikatından, aynı zamanda Evliya’nın da musiki hocası Derviş Ömer’e ait bir varsağı, segah, maye ve bestenigar makamlarında eserler okuduğunu anlatır. Bir halk adamı olan Evliya Çelebi’nin çeşitli vesilelerle sarayla ilişkisi olmuş, hatta Evliya kendi ifadesine göre Kiler Odasi’na girmiştir. Padişahın bir şiirinden bir türkü bestelenmesi, bunu bir halk adamının başka eserlerle birlikte sultanın huzurunda okuması, saray-toplum ilişkileri bakımından ilginç bir örnek oluşturur…” 1

Bilindiği gibi IV.Murad (1623-1640) dönemi, Osmanlı tarihinde olduğu gibi, Musıkimiz açısından da önemli bir dönüm noktasıdır. ”…kısa ömrü içinde, seferden ve devlet işlerinden zaman bulabildiği ölçüler içinde musıkîşinasları korumuş, Cumartesi günlerini musıkî dinlemeye ayırmış, bizzat bir musıkîşinas olarak saz eserleri bestelemiştir. Yalnız,Hüseynî makamından dört peşrevi vardır…” 2
IV Murad’ın Bağdat seferinden sonra aktedilen Kasr-ı Şirin (1639) antlaşması ile :
“…Osmanlı Mûsîkîsi’nin yükselişe geçtiği bir çağ başlamıştır. Bu dönemde, IV. Murad’ın Bağdat’tan dönüşünde İstanbul’a beraberinde getirdiği Şahkulu adlı meşhur bir mûsîkîşinas; geleneksel Karacaoğlan ismini alan gezgin bir Doğu Anadolu Halk Ozanı (1605-1679) ve Enderun mûsîkîşinaslarından Ali Ufkî lâkaplı Polonya asıllı Albert Bobowski (1610-1675) ismindeki nota-yazarı göze çarpmaktadırlar…
…. İstanbul’daki müzik yaşamından bahsederken, şehirde 4000 kadar görevli mûsîkîşinas, yüzlerce hãnende ve yüzlerce lütiye (çalgı yapımcısı) bulunduğunu, askerî zümrelerin dahi kendi mûsîkî loncaları olduğunu yazmaktadır (Farmer, Henry George, çev. İlhãmi Gökçen, ‘17. Yüzyılda Türk Çalgıları’, 1999, Ankara)… ” 3

İşte gezginimiz bütün bunları bizzat sarayın içinde görüp, yaşamış ve musıkideki birikimini kazanmıştır.

1635’te, yani 24 yaşındaki iken önce İstanbul’u dolaşmakla gezilerine başlar.

1640’ta Bursa, İzmit ve Trabzon’u gezer, 1645’te Kırım’a Bahadır Giray’ın yanına gider. Kırım Han’ larının kültür, sanat ve özellikle musıki ile yakın ilgileri bilinir. Kendisi burada Kırım müziğini de tanır.

1646’ da bu kere Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın kimi bölgeleri ile Gümüşhane ve Tortum’ u gezer.

1648’te İstanbul’a döner, kısa bir süre sonra Mustafa Paşa ile Şam’a giderek, üç yıl süreyle bölgeyi gezer.

1651’de sonra Rumeli’yi dolaşmaya başlar. Uzun bir süre Sofya’da bulunur. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerine gider .

Toplam 50 yıl süren gezilerinde karşılaştığı toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini, kültürleri, günlük yaşayışlarını, gidilen yerlerde dinlediği halk öyküleri, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masallar, maniler, halk oyunlarını, giyim-kuşamla ilgili özellikler, düğün-cenaze törenleri, yerel oyunlar, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat özellikleri inceleyip gözlemleyerek bunları , on ciltlik Seyahatname’ sinin içinde en ince ayrıntıları ile yazmıştır.
Mesela :

“… 1635’te sarayda mûsiki öğrenmeye başlayan Evliya Çelebi, burada mûsiki öğretiminin yapıldığı ve fasılların geçildiği bir meşkhâneden bahseder…. ”4

Yine seyahatnamesinde, musıkide kullanılan 76 çalgının adını sayar ve bunların çoğunun da niteliklerini geniş bir şekilde tarif eder. 5

Örnek olarak, o dönemde kullanılan NEFİR isimli çalgının, tepesinde sipsi takılı, perde delikleri olan ve boru sesli peki iri bir çeşit zurna olduğunu anlıyoruz. 6

Yine o dönemde seksen kemençe icracısı olduğundan bahsediyor. Ayrıca rebabın Süleyman Peygamber huzurunda çalındığını yazıyor. Bu bilgi doğru ise rebab’ ın geçmişinin İ.Ö 3800’ lerdeki Sümer uygarlığına kadar götürecektir. Buna ilâveten , Çelebi’ nin Hz.Muhammed (s.a.s) in ilk eşi Hz.Hatice ile evlenirken düğününde çalınan çalgılar arasında rebabın da bulunduğunu yazıyor ki bunlar gerçekten araştırılması gereken ilginç bilgilerdir. 7

Musıkiye ilişkin gözlemlerinde Çelebi, Edirne’ de bulunan “Şifahâne “ yi şöyle anlatır :
“… Merhum ve mağfur Bayezid Veli (Allah rahmet eylesin) Hazretleri vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifâ, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva olmak üzere on adet hanende (şarkı okuyan) ve sazende (saz çalan) gulan (genç erkek) tâyin etmişki, üçü hanende, biri nâyzen, biri kemancı, biri mûsikarcı, biri santurcu, biri çengi, biri çeng santurcu, biri udcu olup haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere mûsiki faslı ederler. Allah’ın emriyle, nicesi saz sesinden hoşlanır ve rahat ederler. Doğrusu musıkî ilminde nevâ, rast,dügâh,sgâh, çargâh, sûzinâk makamları onlara mahsustur. Ama zengûle makamı ile buselik makamında rast karar kılsa, insana hayat verir. Bütün saz ve makamlarda ruha gıda vardır….”

Yine Edirne Şifahânesi’ ni anlatırken, musıkînin yanında güzel kokuların da hasta ruhlar üzerindeki olumlu etkisinden söz ediyor ve şöyle yazıyor:

“Bahar mevsiminde çiçek kısmından sim ve zerrin, deveboynu, müşk-i Rûmî, yasemin, gülnesrin, şebboy, karanfil, reyhan, lâle, sünbül gibi çiçekleri hastalara verip güzel kokularıyla hastaları iyi ederler…”

Millî kültürümüzün temel kaynaklarından biri olarak kabul edilen Seyahatname ‘nin özellikle Türk mûsikîsi’ ne ilişkin verdiği bilgiler, maalesef bugüne kadar bilimsel olarak enine boyuna incelenmemiş ve derlenip, yayımlanmamıştır. Bu ilgisizlik, aynı zamanda musıki kültürümüzün bize karanlık kalmış bir döneminin de aydınlanmasını engellediği kanaatındayım. Üniversitelerimiz ve özellikle konservatuvarlarımızın bu konuya bir an önce el atması sonucunda, gizli kalmış bir çok bilginin doğrudan ve dolaylı olarak ortaya çıkacaktır.

Hatta seyahatnâme öyle ilginç bilgiler barındırır ki :

“… Bugünkü tesbitlere göre ilâhi kelimesi, “bestelenmiş dinî-tasavvufî şiir” anlamıyla ilk olarak Evliya Çelebi tarafından kullanılır: “Bu tâifeler hoş âvaz ile sefere müteallik (alâkalı) ilahi okurlar…” 8

Evliyâ Çelebi, gezdiği topraklarda icra edilen bir çok çeşitli mûsikî türünü dinleme ve musıki birikim sebebiyle bunları değerlendirme şansı bulmuştur.Bunları Seyahatname’sinde belirtmesinin yanında, ayrıca dönemin İstanbul’unda kullanılan sazlar hakkında birinci derecede kaynak niteliğinde bildirimlerde bulunur. Onun yaşadığı yüzyılda Türk Musıkisi gelişimini tamamlar ve sistemleşir. İstanbul Osmanlı Devleti’nin siyasi başkenti olmanın yanında, külür ve sanatın da başkenti durumundadır. İmparatorluğun hemen hemen her yerinden bir çok müzisyen, kendilerini geliştirmek amacıyla İstanbul’ a gelmekte ve musıkinin büyük isimlerin rahle-i tedrisine oturmaktadır. İstanbul’ un yanında, ayrıca Bursa , Edirne, Konya ve Diyarbakır da bulundukları coğrafyanın müzik merkezleri durumundadır.

Osmanlı İmparatorluğu’ nun Şam, Halep, Kahire, Bağdat gibi İslâm toplumlarını barındıran bölgelerinde ise, Anadolu’ dan kopup gelen Mevlevî ve Gülşenî tarikatının mutasavvıfları, kurdukları tekkelerde icra ettikleri dini musıki ile, oraların musıki anlayış ve sistemlerini değiştirecek şekilde faaliyette bulunurlar. Bunun etkilerini bu gün bile oralarda icra edilen müzikleri dinlediğimizde, rahatlıkla anlayabilmekteyiz.

Sonuç olarak, musıkimizin saklı kalmış bir çok sırlarının çözülmesi, henüz gerekli şekilde incelenmemiş Osmanlı arşiv belgeleri ile, Seyahatname gibi temel kaynaklar üzerinde yapılacak ciddi çalışmalara bağlıdır. Başta Konservatuvarlarımız olmak üzere, Türkiye’ nin tarihi, sosyolojisi, kültürü ve sanatı ile ilgilenen tüzel ve özel bütün kişilerden bu çalışmaları bekliyoruz.

K A Y N A K Ç A :
1 “ Sarayda Musıkî”, Araştırmalar, turkmusikisi.com
2 M.Nazmi ÖZALP,”Türk Musıkîsi Tarihi”,TRT Müzik Dairesi Başkanlığı Yayınları,Ankara/1986,c.1,s.153
3 Ozan YARMAN,”16. VE 17.Yüzyıllarda Türk Çalgıları”,www.ozanyarman.com
4 Seyahatname,C.I, s.245
5 Ali TUTAN, “ Sazlar (Çalgılar) “turkmusikisi.com
6 Mahmut Ragıp Gazimihal, “ Tanzimattan Sonraki Musikî Yenilikçiliği “,hicazkar.com
7 Mehmet Refik KAYA, “ Bir Garip: ‘ Rebab ‘ Gönlüm Sesinle Kebap “,launch.groups.yahoo.com
8“Bir dini musıki olarak İlâhi” bilgipasaji.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s