TÜRKİYE’ DE “MÜZİK INKILÂBI” NIN GERÇEKLEŞMEMESİNİ, “ BUNU KARŞI DEVRİMCİLER ENGELLEDİ “ TEZİ BİR ÇARESİZLİĞİN İTİRAFIDIR

Standart

Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türk toplumunun sosyal, siyasi,din,kültür v.d. alanlarında devrim niteliğinde radikal değişiklikler yapıldığı hepimizin mâlumudur.

Özellikle kültür alanında , yönetimce öngörülen yeniden yapılanma hareketleri, 1923-1950 arasında tam 27 sene tavizsiz bir şekilde uygulandı. Türk halkının kıyafeti, dili, yazısı,ibadetleri ve müziği “batı” odaklı bir anlayış içerisinde, hem nitelik, hem de nicelik yönünden önemli bir şekilde değişime uğradı.

Bu değişimlerden bir çoğu halk tarafından itirazsız bir şekilde benimsendi. Benimsenmeyenler ise, devlet gücü ile yapay bir şekilde kabule zorlanıldı.

1945 yılında dünyanın konjonktürel durumu sebebiyle, dönemin Millî Şefi , kerhen çoğulcu demokratik düzeni kabul eder. 1946 yılında bu amaçla yapılan seçimlerde, tek parti rejimi bir takım sandık oyunları ile iktidarını korursa da, 1950 senesinde yapılan seçimlerde takke düşer, kel görünür ve “ Yeter Söz Milletindir” sloganıyla seçime giren Demokrat Parti’ ye, demokratik bir “ Ak devrim” yoluyla iktidar yolu açılır.

O zamana kadar, polis ve jandarma gücüyle kabullenilmeyen devrimlere karşı önlenen halk tepkisi, yeni iktidarın zaten seçimi kazanmasında en önemli faktör olduğundan, yeni iktidar tabandan gelen isteklere uyarak, bu yanlışlardan dönmeye başlar. Zaten halk, önceki rejimin önerdiği herşeyden memnun olsaydı, oyunu DP yerine CHP’ ye verir ve bu yolu açmazdı.

1950 senesine gelindiğinde millet yeni kıyafet,eğitim, yazı, medeni hukuk v.b. bir sürü devrimi benimsemiş ve buna ilişkin bir problem kalmamıştır. Bu yüzden toplumun bunlara ilişkin bir geriye dönüş talebi olmaz.

Ancak iki konu vardır ki toplumun ezici çoğunluğu bunları asla benimsememiş ve direnmeye devam etmektedir. Bunlardan birisi din, diğeri musıkidir.

Çünkü gerek din ve gerekse müzik “ şapka” değildir ki, onu çıkar bunu giy diyen bir otoritenin buyruğu yerine getirilsin. Her ikisi de asırların birikimi ile, onu uygulayan insanların adeta genetik kodlarına kazınmış bir birikimdir. Bunların değişmesi için, öncelikle onlara önerilen müziğin hayat bulduğu coğrafyanın din, kültür ve diğer sosyal birikimlerini zerketmek gibi imkânsız bir değişime gerek olduğu, önerenlerce hiç akıl edilemiyormuydu ?

Dinde hedeflenen amaç, bin yıldır dini ritüellerini İslâm’ ın aslî diliyle gerçekleştiren bir millete, “Türkçe Kur’an”, ”Türkçe Ezan” ve “Türkçe Namaz” adı altındaki değişim projeleriydi. Tam 17 senedir ezan, “ Allahü ekber” yerine “ Tanrı Uludur” sözleriyle okunuyordu. Bu durumdan her ne kadar bir kesim oldukça memnun ise de, bunu bir türlü kabullenmeyen mütedeyyin kesim ise durumdan oldukçe tedirgindir ve rahatsızlık duymaktadır.

Yeni hükümet, tabandan gelen tepkileri değerlendirir. DP’ nin ilk önemli icraatı da Ezan’ ın yeniden asli şekline döndürmesi oldu. Ne kadar ilginçtir ki, TBMM’ nde buna ilişkin kanun değişikliği yapılırken, CHP’ li milletvekillerinin de hepsi olumlu oy kullandı ve bir yanlıştan bu şekilde dönüldü. Bu değişikliğe dindar kesimden bir tek itiraz gelmedi. Ancak lâik kesim, bunu bir karşı devrim olarak yorumladı, hala da aynı söyleme devam ediyorlar. Tek partili dönem taraftarlarınca karşı devrimciliğin lideri olarak tanımlanan ve bir anlamda bunun diyetini darağacında ödeyen rahmetli Menderes ise, halâ aynı kesimce şiddetle eleştiriliyor. Bu bir karşı devrim ise, karşı devrimciler, bu gün lâikçilerce “göbeğini kaşıyanlar” olarak aşağılanan, milletin muhafazakâr ve dindar kesimin dedeleri ve nineleridir.

Esas konumuz olan müziğe geldiğimizde; ilk bakışta, ona devletce din’ de yapılması istenilen devrimlerden daha farklı bir metod uygulandığını görüyoruz. Yani dinde sadece ibadet dili olarak, Arapça yerine Türkçe’ nin getirilmesi istenirken, musıkide ise mevcut geleneksel müziğin tamamen yok edilerek, yerine yepyeni, yani sıfırdan yeni bir müzik anlayışı amaçlanıyordu.

Kültür değişimin hareketlerinde Devlet’ in ideologu Ziya Gökalp idi. Kendisi ne bir müzik teorisyeni ya da icracısı olmadığı halde, müzikte oldukça iddialı tezler öne sürüyordu. Bu tezler, tabii ki hiçbir ilmî arka plânı olmayan, siyasi ve ideolojik radikal tesbitlerdi. Tezlerinin ana eksenini ise;

“…ülkemizde yan yana yaşayan iki musiki olduğunu, birisinin Türk halkı tarafından kendiliğinden oluşturulmuş Türk Musıkîsi,diğerinin Farabî tarafından Bizans’tan ithal edilen Osmanlı Musıkîsi olduğunu, Halk Müziği’ nin kültürümüzün, Osmanlı Musıkîsi’ nin ise Medeniyetimizin musıkisi olduğu, “Osmanlı Musıkîsi’ nin belli kurallardan meydana gelmiş bir bilim olduğunu, Türk Musıkîsi’ nin ise naif, belli usul ve kuralları olmayan, bilim kalıpları dışında içten melodilerden ibaret olduğu” şeklinde demagojik bir argümana dayandırıyordu.

Bu görüşten yola çıkılarak, geleneksel Türk musıkisinin önce okullardaki öğretiminin, sonra uzun süre radyolardan yayınının yasaklanması bu gün konuya ilgi duyan herkesin mâlumudur.

Teşbihte hata olmaz deyip, bunu örnekle açıklarsak: 600 yıldan bu yana kabullendiğimiz musıkiyi bir gül bahçesi kabul edelim. Bu bahçenin içerisinde her tür ve renkten çeşitli güller vardır. Batılılaşma hevesi uğruna, güllerin çağdaş bir çiçek olmadığı, bundan sonra gül yetiştirilmeyeceğinin yanında, mevcut güllerin de koklanmaları da artık yasaklanıyordu. Gül fidanlarının sökülüp, yerine uygar ve çağdaş Avrupa’ nın “ krizantem” fidanlarının dikilip, yetiştiğinde, bunların koklanacağı uygun görülüyordu ki, bu gerçekten insan yaradılışı ile bağdaşmayacak ve kabullenilmez bir durum idi. Nitekim güller söküldü, yerine krizantemler ekildi. Ancak her nedense istenen çiçek bir türlü oluşmuyordu. Bu kez o fidanlara eski güllerden kalan aşılar yapılsa da, ortaya krizantem değil, renksiz, kokusuz acayip bir bitki çıkar. Bu arada çiçek bahçesinin boş kalan yerlerinde ayrık otları ve kaktüsler belirmeye başlar.

Arabesk ve aranjman gibi adlar verilen bu yabani çiçekler, halk tarafından koklanmaya başladığında ise en büyük tepki de Türk krizantem yetiştiricilerinden gelir. Buna sebep kendileri değilmiş gibi, önce halkı , sonra onların seçtiği siyasetçileri, cehalet ve hatta hıyanet ile suçlarlar. Gele gele müşterisiz meta olan müziklerine olmayan rağbeti de “ karşı devrimcilik” le suçlayarak , bir türlü meydana getiremedikleri “ulusal musıki” ye , hayali bir bahane kılıfı giydirirler.

Bununla da kalınmaz geleneksel musıkimiz bir günah keçisi olur. Kendilerini “ sanatçı” olarak tanımlayan,ancak sanatın gerektirdiği incelik ve saygıdan yoksun bazı adamların , musıkimize ve musıkişinaslara yapmadıkları aşağılama ve hakaret kalmaz.

Hatta bunların içinde öyleleri vardır ki; musıki inkılabı hareketii başlayana kadar, geleneksel çerçevede faaliyette bulunan bazı bestekârlar bile bu hakaret korosunun içinde yer alırlar. Yani, tâbir caizse, ”kimin eşeğine binerlerse onun türküsünü söyleyen” eyyamcı zevât, o zamana kadar ekmek yedikleri sanata inanılmaz zehirler kusarlar. Örnek mi, işte bazıları:

Mildan Niyazi Ayomak (1888-1947) ki, Türk Musıkîsi repertuvarında 50’ ye yakın bestesi bulunan bir bestekâr olmasına rağmen, devirin gereğine göre bildiği ve inandığı değerlerden bir anda çark etmiş, Türk musıkisine “Alaturka “ denmesini bile kabul etmez, onu “ alatekke” veya “alasaltanat” musiki olarak adlandırır. Geleneksel Musıkînin makam isimlerini değiştirme girişimlerinde bulunacak kadar pervasızlaşır. Hatta geleneksel musıkiyi kasdederek, ” Bu musıkiyi midesi bulanmadan dinleyen varmı? ” diyecek kadar da hınç ve hışım doludur.

Bestekâr Kemal Emin Bara, Türk musıkisine ağır hakaretler, hatta bununla yetinmeyerek küfredecek kadar husumet içindedir.

Yıllarca Dârü’l Elhân (Konservatuvar) Müdürlüğünü yapan bir bestekâr olan Musa Süreyya Bey, Türk Müziğine en galiz ve ağır hakaretlerini savuruyordu.

Musa Süreyya Beyin, müzik öğretmeni olan eşi Refet Süreyya Hanım kendini o kadar kaybediyordu ki:

‘Türk müziği mutfak paçavrasıdır. Bunu başına saranlara bırakınız helâl olsun. Başı ağrımadan Türk musıkîsi dinleyenlerin kafası bal kabağından yapılmıştır.” gibi şuursuz cümleler ile adeta histeri nöbetleri geçiriyordu.

Dönemin Güzel Sanatlar Kurul üyesi tarihçi İsmail Hakkı Baltacıoğlu, yazdığı bir makalede:
”…Alaturka musiki irtica musıkîsidir, ona müdahale etmek lâzımdı…”
sözleri ile yıllarca sürecek anlamsız bir slogan icad ediyordu.

Yazar Aka Gündüz’ ün bile Türk Musıkîsi konusunda elbette söyleyecekleri , daha doğrusu kusacağı nefretler vardır. O da :

“Hele incesaz kısmı büsbütün yürekler acısı, evlere şenlik bir şeydir. Zurnanın en çatlağından, darbukanın en patlağına kadar; sesin en ciyaklısından, gazelin en öksürüklüsüne, tıksırıklısına kadar ne ararsan var…”

Tiyatrocu Güllü Agop’un oğlu, Necip Yakup Aşkın isimli Batı müziği kemancısı ise, kendi seviyesini iyiden iyiye ortaya koyan şu sözleri sarfedebiliyordu:

“..Alaturka musıki iptilası ile afyonkeş olmak arasında pek fark yoktur..”

Bu zihniyetin günümüzdeki temsilcileri de maalesef tek sesli ve çok sesli müziklerin teorik ve pratik yapılarını irdeleyip, yorumlayacakları yerde , yine selefleri gibi çok sesli müziğe övgüler, tek sesli müziğe ise sövgüler düzmeye devam etmektedirler. Öylesine pervasız bir saldırıdır ki bu, bu kesimin içinde bırakın müzikolog yada müzisyen olmayı, bir dinleyici niteliği bile şüpheli olan kimseler, geleneksel musiki’ nin tek sesli olduğundan,” antidemokratik”, çok sesli müziğin ise “demokratik “olmasından dem vurmaktadırlar.

Buna örnek olarak, bir tıp profesörü olan,Türkân Saylan, hem bir müzikolog, hem de bir psikolog edasıyla :

“…Türk Sanat müziği yerine,Batı müziği dinleyin, Çünkü çok sesli Batı müziğinde farklı sesler uzlaşıyormuş.(Yani rivayet ediliyor demek istiyor.S.Z.Ç.) Tek sesli Türk müziği buna müsait değilmiş (Yine rivayet ediyor.S.Z.Ç).Ve Saylan’ dan her derde deva yeşil reçete:’Batı müziği dinleyen demokrasi anlayışına sahip olur.”

sözleri, bilgi sahibi olmadığı bir konudaki, fikir zenginliğinin parlak bir örneğidir.

1971’ de Kültür Bakanlığı’ nın CSO Konser Salonu’ nda bir ITRİ konseri düzenlemesi, bu çevreleri ayağa kaldırır. Kemancı Suna Kan bu direnişin bayraktarıdır. “Tek ses” diye sözüm ona aşağıladığı Türk Musıkisi’ ne, fütursuzca saldırılarda bulunur. 1923’lerden beri Osmanlılık’la ilgimiz kalmadığından, dem vurarak, bunun hem Atatürk’ün devrimlerini zedeleyeceğinden, hem de Kemalist Türkiye içi kötü kötü bir propaganda olacağından söz ederek aba altından sopa gösterir.

Özürü kabahatinden büyük bir şekilde de ,kendisinin bu salonda Beethoven’in,Brahms’in,Bartok’un,Erkin’in,Rey’in,Saygun’un eserlerini icra ettiğinden, Itrî isminin bu salonda yeri olamayacağına, yavuz hırsız ev sahibini bastırırcasına karar verir. Ne acıdır ki, Türkiye o yılllarda askeri bir ara dönem yaşamaktadır, İsmet İnönü’ nün de bu doğrultuda Başbakan Nihat Erim’ e baskısı sonucunda, Itri konserinin CSO yerine, Devlet Tiyatroları salonunda yapılmasına karar verilir ve bir hafta sonra Kültür Bakanı Talat Halman görevinde alınır.

Kazanç kapısı çok sesli müzik olan Suna Kan ve bu müziğin diğer mensupları sağlam argümanları bulunmadığından, uğraştıkları yabancı ve azınlık müziğini savunmak için “Atatürkçülük”ten başka sığınacakları yer yoktur.Onun için herhangi bir konuda,milletin benimsemediği ve elinin tersi ile ittiği her şeyde ısrarla direnirler.”Atatürk böyle istemişti”. Aksini iddia etmek nazarlarında Atatürk düşmanlığı ve devrim aleyhtarlığıdır. Atatürk’ün ömrünün son yıllarında dilde ve müzikte yapmak istediği devrimlerde yanlış yaptığını itiraf etmesi bile, bu kişileri hiç ilgilendirmemektedir.

Sene 1984’tür; İzmir’ de 9 Eylül Üniversitesi’ninde “Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumu”nda A. Adnan Saygun bir konuşma yapmaktadır. Bir sürü subjektif görüş belirttikten sonra, işin püf noktasına gelir ve aynı terane ile şunları söyler:

“Okullarda Türk Musıkisi derslerinin okutulma aşamasına gelinmiştir.Bu da irticanın sarıksız olarak geri dönmesi anlamına gelir.”

Uzun yıllar CSO Şefliği görevinde bulunan Hikmet Şimşek, öz musıkimize o kadar iflah olmaz bir kin içindedir ki; Cumhuriyet’in 73. kutlamaları vesilesiyle Kültür Bakanlığı Klâsik Türk Musıkisi Korosu’nun konser programına yönelik insafsızca suçlamalarda bulunur ve şöyle der :

“…Cumhuriyet konseri adı altında 3.Selim’den,Dede Efendi’den,Şehnaz Makamı’nda eserler çalınması,sanat ve cumhuriyet açısından,skandaldır! İşte müzikte irtica budur!”

Sene 2001 olmuştur. Hürriyet Gazetesi’nde “Çağdaş Türk Müziği”olarak payelendirilen sanatın temsicilerinden Nevit Kodallı ‘nın, Yener Süsoy’la yaptığı söyleşi Hürriyet Gazetesi’nin 3 Eylül tarihli nüshasında yayımlanır.Kodallı bu söyleşide haddini oldukça aşar ve Türk insanını tercihlerine büyük bir öfke ile veryansın eder ve der ki:

“Klâsik Türk Müziği diyerek, Enderun Müziği’ne sınıf atlatmaya,hava vermeye çalışıyorlar. Klâsik adı altında çalıp söyledikleri,Çakıl’ın, Kristal’in meyhane edebiyatı…”

Zât-ı muhterem boş konuşmaktadır. Mecburen sığınacağı yer yine Atatürk’ ün isminden başka bir şey olmayacaktır. Millet kendilerine kulak vermeyince mazeret hazırdır. Her zaman olduğu gibi, işi yine devrim düşmanlığı paranoyasına dönüştürür. Nasıl olsa slogan hazırdır :

” ….Atatürk’ün daha 1924’den başlattığı müzik devrimine ihanet, daha önce de değindiğimiz gibi 1940’lı yıllarda başlamıştır. Önceleri saman altından sessiz sedasız yürütülen bu eylem, 60’lı yılların sonunda artık su yüzüne çıkmıştır. Sinsice ve Makyevelist bir sistemle Atatürk’ün söylev ve demeçleri kasden çarpıtılarak müzik devrimini yok etme,belirli tutucu zihniyetteki kimseler tarafından programlı bir biçimde yürütülmeye başlanmış ve halen de yürütülmektedir…”

Günümüzde bir Konservatuvar Müdürü, her kızın çeyizinde bir piyano olsa, demokrasiye geçişimizdeki bütün engellerin aşılacağını :

“… Bizim de Avrupa’ dakiler gibi piyano fabrikalarımız olsa. Piyano, çoksesliliğe, duyarlılığa, demokrasiye intibakın tek aracı aslında. Her kızın çeyizinde keşke piyano olabilse…” ibretlik bir mizahi söylemle açıklar.

Benzeri sözler, bu gün de başta, bu müziğin popüler temsilcileri olan İdil Biret, Gürer Aykl ve Fazıl Say gibi isimlerle sürekli tekrar edilmektedir.

Yeni bir ulusal müzik uygulamasının başlamasından bu yana geçen, seksen seneden fazla bir zaman aralığı içinde, gerek tek partili dönem, gerekse çok partili rejim içerisindeki iktidarlar, bir devlet politikası olarak Türk musıkisini bir kenara atıp, devletin bütün imkanlarını bir müzik ütopyasına seferber etmelerine rağmen hala nedense bu inkilâp bir türlü gerçekleşmemiştir. Bugün bile toplumun böyle bir talebi olmadığı kesinlik kazanmasına rağmen, bu nafile çabadan, devlet desteğini bir türlü çekmemektedir.

Ulusal musıki adına o günden buyana gerek ulusal, gerekse uluslararası müzik plâtformunda ses getirecek, işte bu bize özgü denebilecek nitelikte meydana getirilmiş bir tek eser yoktur.

Kendilerine kolaylıkla Türk Beşleri, kompozitör gibi ünvanlar yükleyenler, “ ulusal musıki” arayışlarında bir çıkış yolu bulamadıklarını anlayınca, “açıkgözlülük” nitelendirilebilecek bir yönteme başvururlar.

O yöntem de, Klâsik Türk musıkîsinin büyük eserlerine, ya da halk müziğimizin renkli türkülerine mal bulmuş mağribi gibi sarılmaktan başka bir şey değildi. Öyle ki adına “çeşitleme”dedikleri “yapıt” larında sık sık bu zirve klâsikleri veya türküleri neredeyse aynen alacaklar, sadece kötü bir armoni yapmalarını, özgün bir eser üretmişcesine goygoylayacaklar, ortaya müzik diye çıkan ucubelerinin haşmetine (!) kendileri de inanacaktırlar.Hatta işi Büyük Itrî’ nin Segâh “Tekbîr” rine el atmaya kadar vardıracaklardı. Öyle ki, Itri’ nin bestelerini, büyük bir pişkinlikle, egzantirik şekle dönüştürenler, yeri geldiğinde ona ve temsil ettiği ekole küfür etme hakkını da kendilerinde bulacaklardır.

Halk türkülerine yaptıkları acemice armoni çalışmalarında, bu türkülerin milli bir musıkinin ürünleri olduğu kadar, yerel farklılıklarını farketmemeleridir. Onlara göre bir Karadeniz türküsü de, bir Urfa “uzunhavası” da, bir Ege “zeybeği” de, tek tip bir anlayışla,aynı kalıplar içinde notaya alındı mı iş bitmiş,”yapıt” ortaya çıkmıştır. Nasıl olsa bu ülke insanları onları “devrim”hatırına beğenmek, dolayısıyla da dinlemek zorunda değilmidirler?….

Oysa bu gün, temcit pilavı gibi her vesile ile ortaya konan , ÖZSOY, BAY ÖNDER ve TAŞBEBEK adı ile bestelenen acemi opera denemeleri karşısında, o dönemde devletin resmi yayın organı ULUS gazetesi bile ağır eleştirilerde bulunur. Gazete’ de bestecilerin , kendilerine sağlanan büyük maddi ve manevi imkânlara rağmen, devrimi yeterince kavrayamadıkları, bunu eserlerinde yeterince yansıtamadıkları şiddetle yazılacaktır.

Bugün , batılıların dünya çapındaki kompozitörlerinin eserlerini icra eden başarılı üç-beş yorumcudan başka, ortada övünülebilecek pek bir şeyleri yok. Üstelik milli musıki adını verdikleri de, uluslar arası polifonik müzikten başka bir şey değil ve onlarda bu müziğin vasat bir icracıları olmaktan öteye geçememişlerdir.

Senede birkaç kez Türkiye’ nin en ücra bölgelerinde başta CSO olmak üzere, çeşitli orkestralar polifonik konserler verirler. Bu konserlere bir şekilde götürülen ve çoğunluğu da konser boyunca kerhen orada bulunan birkaç yüz dinleyici, medya organlarımızca “halkımız çok sesli müziği sevdi” başlıklarıyla değerlendirilir. Buna rağmen bırakın Doğu, Güneydoğu halkını, başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere büyük şehirlerimizde dahi, bu müziğin sempatizanları her nedense bir türlü arzulanan çoğunluğa erişememektedir.

Onlar da bu gerçeği tesbit ettiklerinde hemen “ karşı devrim” paranoyası yaşamaktadırlar.

Bu sadece müziğe özgü bir bahane değildir. Türkiye’ nin gerek iç ve gerekse dış sorunları tartışılırken, bir konuda belli bir kesimin sunacağı önermeler kalmayınca, karşısındaki insanları “ karşı devrimci” olarak suçlayarak, tartışma platformundan çekilmektedirler. Tabii ki bu tavır, rasyonel açıdan olumlu bir sonuç getirmediği gibi, temsil ettikleri düşünceyi de pek inandırıcı kılmamaktadır. Çünkü Türkiye’ nin Kültür, bilim ve siyaset sorunları, 1930’ ların şartları ve mantığı ile çözülemeyecek kadar karmaşık hale gelmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türk toplumunun sosyal, siyasi,din,kültür v.d. alanlarında devrim niteliğinde radikal değişiklikler yapıldığı hepimizin mâlumudur.

Özellikle kültür alanında , yönetimce öngörülen yeniden yapılanma hareketleri, 1923-1950 arasında tam 27 sene tavizsiz bir şekilde uygulandı. Türk halkının kıyafeti, dili, yazısı,ibadetleri ve müziği “batı” odaklı bir anlayış içerisinde, hem nitelik, hem de nicelik yönünden önemli bir şekilde değişime uğradı.

Bu değişimlerden bir çoğu halk tarafından itirazsız bir şekilde benimsendi. Benimsenmeyenler ise, devlet gücü ile yapay bir şekilde kabule zorlanıldı.

1945 yılında dünyanın konjonktürel durumu sebebiyle, dönemin Millî Şefi , kerhen çoğulcu demokratik düzeni kabul eder. 1946 yılında bu amaçla yapılan seçimlerde, tek parti rejimi bir takım sandık oyunları ile iktidarını korursa da, 1950 senesinde yapılan seçimlerde takke düşer, kel görünür ve “ Yeter Söz Milletindir” sloganıyla seçime giren Demokrat Parti’ ye, demokratik bir “ Ak devrim” yoluyla iktidar yolu açılır.

O zamana kadar, polis ve jandarma gücüyle kabullenilmeyen devrimlere karşı önlenen halk tepkisi, yeni iktidarın zaten seçimi kazanmasında en önemli faktör olduğundan, yeni iktidar tabandan gelen isteklere uyarak, bu yanlışlardan dönmeye başlar. Zaten halk, önceki rejimin önerdiği herşeyden memnun olsaydı, oyunu DP yerine CHP’ ye verir ve bu yolu açmazdı.

1950 senesine gelindiğinde millet yeni kıyafet,eğitim, yazı, medeni hukuk v.b. bir sürü devrimi benimsemiş ve buna ilişkin bir problem kalmamıştır. Bu yüzden toplumun bunlara ilişkin bir geriye dönüş talebi olmaz.

Ancak iki konu vardır ki toplumun ezici çoğunluğu bunları asla benimsememiş ve direnmeye devam etmektedir. Bunlardan birisi din, diğeri musıkidir.

Çünkü gerek din ve gerekse müzik “ şapka” değildir ki, onu çıkar bunu giy diyen bir otoritenin buyruğu yerine getirilsin. Her ikisi de asırların birikimi ile, onu uygulayan insanların adeta genetik kodlarına kazınmış bir birikimdir. Bunların değişmesi için, öncelikle onlara önerilen müziğin hayat bulduğu coğrafyanın din, kültür ve diğer sosyal birikimlerini zerketmek gibi imkânsız bir değişime gerek olduğu, önerenlerce hiç akıl edilemiyormuydu ?

Dinde hedeflenen amaç, bin yıldır dini ritüellerini İslâm’ ın aslî diliyle gerçekleştiren bir millete, “Türkçe Kur’an”, ”Türkçe Ezan” ve “Türkçe Namaz” adı altındaki değişim projeleriydi. Tam 17 senedir ezan, “ Allahü ekber” yerine “ Tanrı Uludur” sözleriyle okunuyordu. Bu durumdan her ne kadar bir kesim oldukça memnun ise de, bunu bir türlü kabullenmeyen mütedeyyin kesim ise durumdan oldukçe tedirgindir ve rahatsızlık duymaktadır.

Yeni hükümet, tabandan gelen tepkileri değerlendirir. DP’ nin ilk önemli icraatı da Ezan’ ın yeniden asli şekline döndürmesi oldu. Ne kadar ilginçtir ki, TBMM’ nde buna ilişkin kanun değişikliği yapılırken, CHP’ li milletvekillerinin de hepsi olumlu oy kullandı ve bir yanlıştan bu şekilde dönüldü. Bu değişikliğe dindar kesimden bir tek itiraz gelmedi. Ancak lâik kesim, bunu bir karşı devrim olarak yorumladı, hala da aynı söyleme devam ediyorlar. Tek partili dönem taraftarlarınca karşı devrimciliğin lideri olarak tanımlanan ve bir anlamda bunun diyetini darağacında ödeyen rahmetli Menderes ise, halâ aynı kesimce şiddetle eleştiriliyor. Bu bir karşı devrim ise, karşı devrimciler, bu gün lâikçilerce “göbeğini kaşıyanlar” olarak aşağılanan, milletin muhafazakâr ve dindar kesimin dedeleri ve nineleridir.

Esas konumuz olan müziğe geldiğimizde; ilk bakışta, ona devletce din’ de yapılması istenilen devrimlerden daha farklı bir metod uygulandığını görüyoruz. Yani dinde sadece ibadet dili olarak, Arapça yerine Türkçe’ nin getirilmesi istenirken, musıkide ise mevcut geleneksel müziğin tamamen yok edilerek, yerine yepyeni, yani sıfırdan yeni bir müzik anlayışı amaçlanıyordu.

Kültür değişimin hareketlerinde Devlet’ in ideologu Ziya Gökalp idi. Kendisi ne bir müzik teorisyeni ya da icracısı olmadığı halde, müzikte oldukça iddialı tezler öne sürüyordu. Bu tezler, tabii ki hiçbir ilmî arka plânı olmayan, siyasi ve ideolojik radikal tesbitlerdi. Tezlerinin ana eksenini ise;

“…ülkemizde yan yana yaşayan iki musiki olduğunu, birisinin Türk halkı tarafından kendiliğinden oluşturulmuş Türk Musıkîsi,diğerinin Farabî tarafından Bizans’tan ithal edilen Osmanlı Musıkîsi olduğunu, Halk Müziği’ nin kültürümüzün, Osmanlı Musıkîsi’ nin ise Medeniyetimizin musıkisi olduğu, “Osmanlı Musıkîsi’ nin belli kurallardan meydana gelmiş bir bilim olduğunu, Türk Musıkîsi’ nin ise naif, belli usul ve kuralları olmayan, bilim kalıpları dışında içten melodilerden ibaret olduğu” şeklinde demagojik bir argümana dayandırıyordu.

Bu görüşten yola çıkılarak, geleneksel Türk musıkisinin önce okullardaki öğretiminin, sonra uzun süre radyolardan yayınının yasaklanması bu gün konuya ilgi duyan herkesin mâlumudur.

Teşbihte hata olmaz deyip, bunu örnekle açıklarsak: 600 yıldan bu yana kabullendiğimiz musıkiyi bir gül bahçesi kabul edelim. Bu bahçenin içerisinde her tür ve renkten çeşitli güller vardır. Batılılaşma hevesi uğruna, güllerin çağdaş bir çiçek olmadığı, bundan sonra gül yetiştirilmeyeceğinin yanında, mevcut güllerin de koklanmaları da artık yasaklanıyordu. Gül fidanlarının sökülüp, yerine uygar ve çağdaş Avrupa’ nın “ krizantem” fidanlarının dikilip, yetiştiğinde, bunların koklanacağı uygun görülüyordu ki, bu gerçekten insan yaradılışı ile bağdaşmayacak ve kabullenilmez bir durum idi. Nitekim güller söküldü, yerine krizantemler ekildi. Ancak her nedense istenen çiçek bir türlü oluşmuyordu. Bu kez o fidanlara eski güllerden kalan aşılar yapılsa da, ortaya krizantem değil, renksiz, kokusuz acayip bir bitki çıkar. Bu arada çiçek bahçesinin boş kalan yerlerinde ayrık otları ve kaktüsler belirmeye başlar.

Arabesk ve aranjman gibi adlar verilen bu yabani çiçekler, halk tarafından koklanmaya başladığında ise en büyük tepki de Türk krizantem yetiştiricilerinden gelir. Buna sebep kendileri değilmiş gibi, önce halkı , sonra onların seçtiği siyasetçileri, cehalet ve hatta hıyanet ile suçlarlar. Gele gele müşterisiz meta olan müziklerine olmayan rağbeti de “ karşı devrimcilik” le suçlayarak , bir türlü meydana getiremedikleri “ulusal musıki” ye , hayali bir bahane kılıfı giydirirler.

Bununla da kalınmaz geleneksel musıkimiz bir günah keçisi olur. Kendilerini “ sanatçı” olarak tanımlayan,ancak sanatın gerektirdiği incelik ve saygıdan yoksun bazı adamların , musıkimize ve musıkişinaslara yapmadıkları aşağılama ve hakaret kalmaz.

Hatta bunların içinde öyleleri vardır ki; musıki inkılabı hareketii başlayana kadar, geleneksel çerçevede faaliyette bulunan bazı bestekârlar bile bu hakaret korosunun içinde yer alırlar. Yani, tâbir caizse, ”kimin eşeğine binerlerse onun türküsünü söyleyen” eyyamcı zevât, o zamana kadar ekmek yedikleri sanata inanılmaz zehirler kusarlar. Örnek mi, işte bazıları:

Mildan Niyazi Ayomak (1888-1947) ki, Türk Musıkîsi repertuvarında 50’ ye yakın bestesi bulunan bir bestekâr olmasına rağmen, devirin gereğine göre bildiği ve inandığı değerlerden bir anda çark etmiş, Türk musıkisine “Alaturka “ denmesini bile kabul etmez, onu “ alatekke” veya “alasaltanat” musiki olarak adlandırır. Geleneksel Musıkînin makam isimlerini değiştirme girişimlerinde bulunacak kadar pervasızlaşır. Hatta geleneksel musıkiyi kasdederek, ” Bu musıkiyi midesi bulanmadan dinleyen varmı? ” diyecek kadar da hınç ve hışım doludur.

Bestekâr Kemal Emin Bara, Türk musıkisine ağır hakaretler, hatta bununla yetinmeyerek küfredecek kadar husumet içindedir.

Yıllarca Dârü’l Elhân (Konservatuvar) Müdürlüğünü yapan bir bestekâr olan Musa Süreyya Bey, Türk Müziğine en galiz ve ağır hakaretlerini savuruyordu.

Musa Süreyya Beyin, müzik öğretmeni olan eşi Refet Süreyya Hanım kendini o kadar kaybediyordu ki:

‘Türk müziği mutfak paçavrasıdır. Bunu başına saranlara bırakınız helâl olsun. Başı ağrımadan Türk musıkîsi dinleyenlerin kafası bal kabağından yapılmıştır.” gibi şuursuz cümleler ile adeta histeri nöbetleri geçiriyordu.

Dönemin Güzel Sanatlar Kurul üyesi tarihçi İsmail Hakkı Baltacıoğlu, yazdığı bir makalede:
”…Alaturka musiki irtica musıkîsidir, ona müdahale etmek lâzımdı…”
sözleri ile yıllarca sürecek anlamsız bir slogan icad ediyordu.

Yazar Aka Gündüz’ ün bile Türk Musıkîsi konusunda elbette söyleyecekleri , daha doğrusu kusacağı nefretler vardır. O da :

“Hele incesaz kısmı büsbütün yürekler acısı, evlere şenlik bir şeydir. Zurnanın en çatlağından, darbukanın en patlağına kadar; sesin en ciyaklısından, gazelin en öksürüklüsüne, tıksırıklısına kadar ne ararsan var…”

Tiyatrocu Güllü Agop’un oğlu, Necip Yakup Aşkın isimli Batı müziği kemancısı ise, kendi seviyesini iyiden iyiye ortaya koyan şu sözleri sarfedebiliyordu:

“..Alaturka musıki iptilası ile afyonkeş olmak arasında pek fark yoktur..”

Bu zihniyetin günümüzdeki temsilcileri de maalesef tek sesli ve çok sesli müziklerin teorik ve pratik yapılarını irdeleyip, yorumlayacakları yerde , yine selefleri gibi çok sesli müziğe övgüler, tek sesli müziğe ise sövgüler düzmeye devam etmektedirler. Öylesine pervasız bir saldırıdır ki bu, bu kesimin içinde bırakın müzikolog yada müzisyen olmayı, bir dinleyici niteliği bile şüpheli olan kimseler, geleneksel musiki’ nin tek sesli olduğundan,” antidemokratik”, çok sesli müziğin ise “demokratik “olmasından dem vurmaktadırlar.

Buna örnek olarak, bir tıp profesörü olan,Türkân Saylan, hem bir müzikolog, hem de bir psikolog edasıyla :

“…Türk Sanat müziği yerine,Batı müziği dinleyin, Çünkü çok sesli Batı müziğinde farklı sesler uzlaşıyormuş.(Yani rivayet ediliyor demek istiyor.S.Z.Ç.) Tek sesli Türk müziği buna müsait değilmiş (Yine rivayet ediyor.S.Z.Ç).Ve Saylan’ dan her derde deva yeşil reçete:’Batı müziği dinleyen demokrasi anlayışına sahip olur.”

sözleri, bilgi sahibi olmadığı bir konudaki, fikir zenginliğinin parlak bir örneğidir.

1971’ de Kültür Bakanlığı’ nın CSO Konser Salonu’ nda bir ITRİ konseri düzenlemesi, bu çevreleri ayağa kaldırır. Kemancı Suna Kan bu direnişin bayraktarıdır. “Tek ses” diye sözüm ona aşağıladığı Türk Musıkisi’ ne, fütursuzca saldırılarda bulunur. 1923’lerden beri Osmanlılık’la ilgimiz kalmadığından, dem vurarak, bunun hem Atatürk’ün devrimlerini zedeleyeceğinden, hem de Kemalist Türkiye içi kötü kötü bir propaganda olacağından söz ederek aba altından sopa gösterir.

Özürü kabahatinden büyük bir şekilde de ,kendisinin bu salonda Beethoven’in,Brahms’in,Bartok’un,Erkin’in,Rey’in,Saygun’un eserlerini icra ettiğinden, Itrî isminin bu salonda yeri olamayacağına, yavuz hırsız ev sahibini bastırırcasına karar verir. Ne acıdır ki, Türkiye o yılllarda askeri bir ara dönem yaşamaktadır, İsmet İnönü’ nün de bu doğrultuda Başbakan Nihat Erim’ e baskısı sonucunda, Itri konserinin CSO yerine, Devlet Tiyatroları salonunda yapılmasına karar verilir ve bir hafta sonra Kültür Bakanı Talat Halman görevinde alınır.

Kazanç kapısı çok sesli müzik olan Suna Kan ve bu müziğin diğer mensupları sağlam argümanları bulunmadığından, uğraştıkları yabancı ve azınlık müziğini savunmak için “Atatürkçülük”ten başka sığınacakları yer yoktur.Onun için herhangi bir konuda,milletin benimsemediği ve elinin tersi ile ittiği her şeyde ısrarla direnirler.”Atatürk böyle istemişti”. Aksini iddia etmek nazarlarında Atatürk düşmanlığı ve devrim aleyhtarlığıdır. Atatürk’ün ömrünün son yıllarında dilde ve müzikte yapmak istediği devrimlerde yanlış yaptığını itiraf etmesi bile, bu kişileri hiç ilgilendirmemektedir.

Sene 1984’tür; İzmir’ de 9 Eylül Üniversitesi’ninde “Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumu”nda A. Adnan Saygun bir konuşma yapmaktadır. Bir sürü subjektif görüş belirttikten sonra, işin püf noktasına gelir ve aynı terane ile şunları söyler:

“Okullarda Türk Musıkisi derslerinin okutulma aşamasına gelinmiştir.Bu da irticanın sarıksız olarak geri dönmesi anlamına gelir.”

Uzun yıllar CSO Şefliği görevinde bulunan Hikmet Şimşek, öz musıkimize o kadar iflah olmaz bir kin içindedir ki; Cumhuriyet’in 73. kutlamaları vesilesiyle Kültür Bakanlığı Klâsik Türk Musıkisi Korosu’nun konser programına yönelik insafsızca suçlamalarda bulunur ve şöyle der :

“…Cumhuriyet konseri adı altında 3.Selim’den,Dede Efendi’den,Şehnaz Makamı’nda eserler çalınması,sanat ve cumhuriyet açısından,skandaldır! İşte müzikte irtica budur!”

Sene 2001 olmuştur. Hürriyet Gazetesi’nde “Çağdaş Türk Müziği”olarak payelendirilen sanatın temsicilerinden Nevit Kodallı ‘nın, Yener Süsoy’la yaptığı söyleşi Hürriyet Gazetesi’nin 3 Eylül tarihli nüshasında yayımlanır.Kodallı bu söyleşide haddini oldukça aşar ve Türk insanını tercihlerine büyük bir öfke ile veryansın eder ve der ki:

“Klâsik Türk Müziği diyerek, Enderun Müziği’ne sınıf atlatmaya,hava vermeye çalışıyorlar. Klâsik adı altında çalıp söyledikleri,Çakıl’ın, Kristal’in meyhane edebiyatı…”

Zât-ı muhterem boş konuşmaktadır. Mecburen sığınacağı yer yine Atatürk’ ün isminden başka bir şey olmayacaktır. Millet kendilerine kulak vermeyince mazeret hazırdır. Her zaman olduğu gibi, işi yine devrim düşmanlığı paranoyasına dönüştürür. Nasıl olsa slogan hazırdır :

” ….Atatürk’ün daha 1924’den başlattığı müzik devrimine ihanet, daha önce de değindiğimiz gibi 1940’lı yıllarda başlamıştır. Önceleri saman altından sessiz sedasız yürütülen bu eylem, 60’lı yılların sonunda artık su yüzüne çıkmıştır. Sinsice ve Makyevelist bir sistemle Atatürk’ün söylev ve demeçleri kasden çarpıtılarak müzik devrimini yok etme,belirli tutucu zihniyetteki kimseler tarafından programlı bir biçimde yürütülmeye başlanmış ve halen de yürütülmektedir…”

Günümüzde bir Konservatuvar Müdürü, her kızın çeyizinde bir piyano olsa, demokrasiye geçişimizdeki bütün engellerin aşılacağını :

“… Bizim de Avrupa’ dakiler gibi piyano fabrikalarımız olsa. Piyano, çoksesliliğe, duyarlılığa, demokrasiye intibakın tek aracı aslında. Her kızın çeyizinde keşke piyano olabilse…” ibretlik bir mizahi söylemle açıklar.

Benzeri sözler, bu gün de başta, bu müziğin popüler temsilcileri olan İdil Biret, Gürer Aykl ve Fazıl Say gibi isimlerle sürekli tekrar edilmektedir.

Yeni bir ulusal müzik uygulamasının başlamasından bu yana geçen, seksen seneden fazla bir zaman aralığı içinde, gerek tek partili dönem, gerekse çok partili rejim içerisindeki iktidarlar, bir devlet politikası olarak Türk musıkisini bir kenara atıp, devletin bütün imkanlarını bir müzik ütopyasına seferber etmelerine rağmen hala nedense bu inkilâp bir türlü gerçekleşmemiştir. Bugün bile toplumun böyle bir talebi olmadığı kesinlik kazanmasına rağmen, bu nafile çabadan, devlet desteğini bir türlü çekmemektedir.

Ulusal musıki adına o günden buyana gerek ulusal, gerekse uluslararası müzik plâtformunda ses getirecek, işte bu bize özgü denebilecek nitelikte meydana getirilmiş bir tek eser yoktur.

Kendilerine kolaylıkla Türk Beşleri, kompozitör gibi ünvanlar yükleyenler, “ ulusal musıki” arayışlarında bir çıkış yolu bulamadıklarını anlayınca, “açıkgözlülük” nitelendirilebilecek bir yönteme başvururlar.

O yöntem de, Klâsik Türk musıkîsinin büyük eserlerine, ya da halk müziğimizin renkli türkülerine mal bulmuş mağribi gibi sarılmaktan başka bir şey değildi. Öyle ki adına “çeşitleme”dedikleri “yapıt” larında sık sık bu zirve klâsikleri veya türküleri neredeyse aynen alacaklar, sadece kötü bir armoni yapmalarını, özgün bir eser üretmişcesine goygoylayacaklar, ortaya müzik diye çıkan ucubelerinin haşmetine (!) kendileri de inanacaktırlar.Hatta işi Büyük Itrî’ nin Segâh “Tekbîr” rine el atmaya kadar vardıracaklardı. Öyle ki, Itri’ nin bestelerini, büyük bir pişkinlikle, egzantirik şekle dönüştürenler, yeri geldiğinde ona ve temsil ettiği ekole küfür etme hakkını da kendilerinde bulacaklardır.

Halk türkülerine yaptıkları acemice armoni çalışmalarında, bu türkülerin milli bir musıkinin ürünleri olduğu kadar, yerel farklılıklarını farketmemeleridir. Onlara göre bir Karadeniz türküsü de, bir Urfa “uzunhavası” da, bir Ege “zeybeği” de, tek tip bir anlayışla,aynı kalıplar içinde notaya alındı mı iş bitmiş,”yapıt” ortaya çıkmıştır. Nasıl olsa bu ülke insanları onları “devrim”hatırına beğenmek, dolayısıyla da dinlemek zorunda değilmidirler?….

Oysa bu gün, temcit pilavı gibi her vesile ile ortaya konan , ÖZSOY, BAY ÖNDER ve TAŞBEBEK adı ile bestelenen acemi opera denemeleri karşısında, o dönemde devletin resmi yayın organı ULUS gazetesi bile ağır eleştirilerde bulunur. Gazete’ de bestecilerin , kendilerine sağlanan büyük maddi ve manevi imkânlara rağmen, devrimi yeterince kavrayamadıkları, bunu eserlerinde yeterince yansıtamadıkları şiddetle yazılacaktır.

Bugün , batılıların dünya çapındaki kompozitörlerinin eserlerini icra eden başarılı üç-beş yorumcudan başka, ortada övünülebilecek pek bir şeyleri yok. Üstelik milli musıki adını verdikleri de, uluslar arası polifonik müzikten başka bir şey değil ve onlarda bu müziğin vasat bir icracıları olmaktan öteye geçememişlerdir.

Senede birkaç kez Türkiye’ nin en ücra bölgelerinde başta CSO olmak üzere, çeşitli orkestralar polifonik konserler verirler. Bu konserlere bir şekilde götürülen ve çoğunluğu da konser boyunca kerhen orada bulunan birkaç yüz dinleyici, medya organlarımızca “halkımız çok sesli müziği sevdi” başlıklarıyla değerlendirilir. Buna rağmen bırakın Doğu, Güneydoğu halkını, başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere büyük şehirlerimizde dahi, bu müziğin sempatizanları her nedense bir türlü arzulanan çoğunluğa erişememektedir.

Onlar da bu gerçeği tesbit ettiklerinde hemen “ karşı devrim” paranoyası yaşamaktadırlar.

Bu sadece müziğe özgü bir bahane değildir. Türkiye’ nin gerek iç ve gerekse dış sorunları tartışılırken, bir konuda belli bir kesimin sunacağı önermeler kalmayınca, karşısındaki insanları “ karşı devrimci” olarak suçlayarak, tartışma platformundan çekilmektedirler. Tabii ki bu tavır, rasyonel açıdan olumlu bir sonuç getirmediği gibi, temsil ettikleri düşünceyi de pek inandırıcı kılmamaktadır. Çünkü Türkiye’ nin Kültür, bilim ve siyaset sorunları, 1930’ ların şartları ve mantığı ile çözülemeyecek kadar karmaşık hale gelmiştir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s