PROZODİ DEDİĞİN NEDİR Kİ; MAKSAT ŞARKI SÖYLEMEK OLSUN…

Standart

PROZODİ DEDİĞİN NEDİR Kİ; MAKSAT ŞARKI SÖYLEMEK OLSUN…

Etimolojisi itibariyle Eski Yunanca’ ya kadar ki döneme dayanan ve Fransızcası Prosodie olan terim lügâtlerde ; “ Müziğin sözlere, veya sözlerin müziğe uygulanması “ olarak tarif edilir.

 Eski Yunan müziğinde prozodi,  biri enstrümanlara eşlik, diğeri ise konuşma esnasında seslerin taşıdığı özel vurgulamalar, konuşma sesinin perdelerindeki değişik tonlamaları olarak, iki farklı anlamda kullanılırdı. Bu gün bizim müziğimizde, bunun ikinci anlamını kullanmaktayız. Yani prozodi denilince, “ şiir hecesi ile  müzik hecesinin (nota) ile uyumu “aklımıza geliyor.

Edebiyatın da kendi içinde zaten özel bir prozodisi vardır. Düz Yazı, Manzum Eser, Hitabet gibi türlerin yazım ve okunuşlarında, edebiyatın genel kuralları çerçevesinde oldukça önem taşıyan  prozodi vardır ki, bu da “ Edebî Prozodi ” olarak tanımlanmaktadır. 

 

Söz ve müziğin, ikisinin de, beste diksiyonu, anlam ve âhenk bakımından hatasız bir şekilde sentezi müzikolojide “Mûsikî Prozodisi” olarak adlandırılmıştır.

 

Dilin en hızlı bir şekilde müzik yoluyla yozlaştığı, ilk önce 18. y.y. Fransa’ sında farkedilmiştir. Bunu önlemek için de , bilimsel anlamda , ilk olarak bu ülkede, daha sonra da  İtalya’da prozodi kuralları belirlenerek, bir statüye bağlanmıştır.

 

Ülkemize  ise prozodiye el atan ilk müzikolog, Hüseyin Sadeddin Arel(1880-1955) dir. 1940’ lı yıllarda “Aruz-u Musiki” başlığıyla kaleme aldığı notları,  uzun yıllar sonra Murat Bardakçı tarafından “ Prozodi Dersleri” adı altında yayımlanır.[1]

                  

Günümüzde ise, uzun yıllar bu konu üzerinde kafa yoran sayın Türkolog Saadet Güldaş, ders notlarından yola çıkarak, 2003 yılında yayımladığı kitabında, konuyu akademik olarak inceler ve önemli tesbitlerde bulunur.[2]

 

Kitabını tanıttığı bir röportajında Gültaş Hoca, prozodi konusunda özetle şunları söyler :

 

“Bestede eğer güfte varsa, kısaca dilin malzemesi varsa, besteci, gönlünün istediğince hür hareket edemez.” dedim. Nağme, müzik öyle gerektiriyor diyerek, kelimeleri ezip büzemez, onları keyfince uzatıp kısaltamaz, kelimeleri melodinin emrinde kullanarak, heceleri birbirinden ayırarak, onları sağa sola yerleştiremez; kendine sınırsız hürriyet tanıyan bestekârın hem beste diksiyonu, hem de mânâ güzelliği yok olur. Şarkısı bir azınlık diline benzer dedim. Sonunda da “Sözlü eser yapan bestecilerin, hem edebî, hem de mûsikî prozodisini çok iyi bilmesi şarttır…

Bir sözlü eserde, şiiri ilgilendiren her mesele, bestekârı da ilgilendirir. Temaları, vezinleri, durgu ve durakları, kafiye ve nakaratları, çeşitli edebi sanatları, noktalama işaretlerinin hemen hepsi, imlâ titizliği, kompozisyon bütünlüğü, nazım şekilleri, çeşitli duygu ve düşünceleriyle bestekâr, nağmeden ayrı olarak bütün bunları da bilmek zorundadır. Eserlerindeki prozodik mükemmellikleri ancak bu bilgilerle yakalayabilir. Prozodi ilmi, bu iki sanat dalının müştereken ilgilendikleri bir mihenk taşıdır…” [3]

 

 

 

Sayın Güldaş’ ın : “Prozodi, Türkçe’yi sevenlerin mükemmellik ölçüsüdür” derken,  kasdettiği de zaten şiir ile musıkî de uyumun sağlanmasıdır.

 

Bu ön bilgilerden yola çıkarak, günümüz Türkiyesi’ nin müzik dünyasında, bu kurallara ne kadar uyulduğunu gözlemlediğimizde durumun ne kadar vahim bir hal arzettiğini kolaylıkla görürüz.

Güfte ve beste arasındaki uyumu sağlamak için, bestekârların, besteleyecekleri şiirin hece kalıpları ile, o bestede kullandıkları usul kalıplarının örtüşmesine dikkat etmelidir. Bu sadece bestekârların dikkat edecekleri bir kural olmayıp, mükemmel bir prozodiye sahip bir eseri seslendiren yorumcuların da uymaları gerekecek bir ilkedir.

 

Yani açık heceleri küçük, kapalı heceleri büyük müzik notlarıyla besteler ya da icra ederseniz ortaya prozodik özürlü bir müzik eseri çıkar. Ayrıca, kuvvetli ve vurgulu heceler, bestelenen eserde kullanılan  usulün   kuvvetli darblarına, güftenin sessiz ve kısa heceleri ise usulün zayıf darblarına denk düşmelidir.

Müzik cümlelerindeki  “es “ ler, bunların ölçü ve zamanları rasgele kullanılmamalı,bir anlam ifade edecek şekilde belirlenmelidir.

 

Yani özet olarak, bir eserin söz ve müziğinde, hecelerin uzunluğu, kısalığı,  kelime ve notların vurgu yerleri ile, cümlelerin vurgu ve durgu yerlerindeki uyum, prozodisi hakkında olumsuz bir eleştiriye fırsat vermeyecektir. 

 

Aksi halde, ortaya, hiç de hoş olmayan ,anlamsız ses garabetleri çıkacaktır. Bu hem dinleyenleri rahatsız edecek, hem de müzik eleştirmenlerinin acımasız eleştirilerine hedef olacaktır.

 

Bunların dışında, her müzik türünün kendine özgü bir diksiyon ve üslûbunun olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bunu örneklersek, Halk Musıkîmizin bilinen özelliği, bölgesel oluşuna, yani her türkünün doğduğu ve geliştiği coğrafyanın ağzı ile söylenmesine bağlı olmasıdır. Oysa geleneksel musıkimizde durum hiç de böyle değildir. Bu müzik sisteminde, beste yapan ve besteyi yorumlayan kişilerin yaşadıkları bölge neresi olursa olsun, mutlak anlamda besteyi “ İstanbul Ağzı “ denilen bir üslûpta ortaya koymaları gerekir. Yoksa Ağrılı, Urfalı, Kayserili, Edirneli’ nin ağız, vurgu ve tonlamalarıyla yapılacak beste ve icralar komik olmaktan öteye bir anlam taşımayacaklardır. Zaten Türk Edebiyatının müşterek özelliği de bazı istisnalar dışında “ İstanbul Türkçesi” eksenli oluşudur.

 

Bizim müziğimizde, prozodik anlamda en büyük gaflar, maalesef İstiklâl Marşımızın bestesinde ortaya çıkmış, bu da başlangıcından günümüze kadar  acımasızca alay ve eleştiri konusu olmuştur.

 

Marş söylenirken, müziğinden dolayı, sözleri sanki Türkçe dışında bir dili çağrıştırmaktadır ki, bu da mevcut bir müziğin üstüne, sipariş kabilinden güfte monte edilmesinden kaynaklandığını apaçık ortaya çıkarmaktadır.

 

 “ Kooork – maaa- sööön- meez- buuu- şa- faaak- ES – laaar –daaa-  yüüü- zen al sancak –

Sön-me-den yuuur- du-mu-  nüs- tün-de tü- ten- en sooo- no- caak – o- bee- ES- nim-mil-le-ti-min…”

 

şeklinde  devam edip giden bir  cümle bozukluğunu farketmek için de, ne edebiyatçı, ne de müzikolog olmamıza ihtiyaç vardır.

 

Bunun dışında gerek arabesk ve gerekse pop müziğin şarkıları, içlerinde çok az bir istisna dışında, karakteristikleri itibariyle zaten prozodi bozukluklarıyla mâlul olarak üretilmekte ve söylenmektedir.

 

Bizim için en acı gerçek ise geleneksel musıkimizde görülen beste ve özellikle de bu bestelerin icraları sırasında yapılan prozodi hatalarıdır.

 

TRT’ nin kuruluşundan bu yana, denetiminden geçen ve repertuvarına giren eserlerinde teorik olarak dikkate değer büyük bir prozodi hatasına rastlayamayız. Bunun yanında , TRT sanatçılarımızın büyük bir çoğunluğu da, icralarında bu notalara azami olarak dikkat etmektelerse de, ne var ki içlerinde çok az da olsa bir grup sanatçı maalesef, eseri sanki yeniden bestelercesine icra etmektedir.

 

Sözüm ona kibarlaşmak adına, Osmanlı döneminde bestelenmiş eserlerin sözlerindeki “tehammül” ler “tahammül” , “hevâ” lar “ hava”, “feryâd” lar “feryat”,“câânım” lar “ canımm”, “aceb” ler, “acep”, “vücûd” lar “vücut”, v.b. bir çok kelime hem manâ, hem de şekil açısından rahatlıkla ters yüz edilmektedir.

 

Bırakalım Osmanlı döneminde bestelenenleri, meselâ Alaeddin Yavaşca Hocamızın hicaz eseri “ Kimseyi böyle perişân etme Allah’ım yeter “ in son nakaratındaki “ dönderdi” kelimesi bile, bazılarınca âdeta, bir yanlışlık düzetilirmişcesine ve cüretkâr şekilde “ döndürdü” ye rahatlıkla çevrilmektedir.

 

Pop sanatçılarımız, en seçkin klâsiklerimizi bir Amerikalı veya Fransız şarkıcısının diksiyonuyla icra etmekte, bu da başta “TRT” miz olmak üzere, bir çok yayın kuruluşunda, oldukça tantanalı bir şekilde müzik severlerin “ beğeni” lerine sunulmaktadır.

 

Konunun en vahim tarafı da, özellikle son üç-beş yıldır başlayan ve gittikçe artan bir deformasyon furyasıdır. Yine TRT dahil, yayın kuruluşlarında, Türk Musıkisi icra eden bazı”  allâme” solistler, İbrahim Tatlıses’ in arabesk türkülerinin finalinde yaptığı varyasyonları, aynen musıkimize uygulamakta her hangi bir sakınca görmemektedirler.

Yani, bir bakıyorsunuz  “Dönülmez akşamın ufku” nu okuyan solistimiz, şarkının son nakaratında cümle, kelime, es, mes ne varsa bir Amerikan sakızı çiğnercesine, eziyor, büzüyor, sündürüyor velhasıl posasını çıkardıktan sonra, dinleyiciden marifetlerinin karşılığı olarak çok “ büyük” bir alkış istiyor.

 

Bu durumda biz de kalkmış “ prozodi”“ mrozodi” gibi anlamsız meşguliyetler içine giriyoruz.

 

Maksat “ konser” olsun ve “ gülelim- eğlenelim” değil mi ????…

 

 

K A Y N A K Ç A                                                                                                                                                               :

1  Hüseyin  Sadettin AREL, Prozodi Dersleri, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1997

2  Saadet  GÜLDAŞ, “ Türk Dilinin Diksiyonu – Prozodisi Vurgu ve Vurgulamaları İle Türk Musiksinde Prozodi “ Kendi yayını, İstanbul, 2003

3  Mehmet Nuri YARDIM, “ Saadet Güldaş’ la Sohbet http://www.mehmetnuriyardim.com

 

 


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s