MODERNİZM : İKİ ASIRLIK MECBURÎ YOL HARİTAMIZ

Standart

Avrupa ve ABD toplumlarının bilim ve teknikte inanılmaz bir hızla, gösterdiği gelişmenin, sanayide kullanılmaya başlamasıyla birlikte, üretilen mal ve hizmetlere Pazar aranması, beraberinde gerekli talebin sağlanması için bir takım argümanlar konmasını gerektiriyordu. İşte bu safhada çarpıcı bir kavram ortaya atılır : “ modernizm”

Sözlüklerde “ yaşanılan zamana uyan veya yaşanılan zamana uydurulmuş “ gibi anlamlar yüklenilmiş bir terim modernizm. Yaklaşık olarak iki yüzyıllık bir geçmişe sahip olan bu kavramın standart anlamda tanımını yapmak mümkün değildir. Zira, kavramın kapsadığı alan inanılmaz boyutlara varmıştır. Her geçen günle beraber bu alan büyük bir hızla genişlemektedir.
Ancak bu kavram hakkında nihai safhada söyleyeceğimiz şey, taşıdığı değerlerin tepeden tırnağa materyalist ögeler taşıdığıdır. Kâinatı pozitivist ve rasyonalist bir yalancı gözlükle görüp değerlendiren, fizik ötesi bir güç ve onun sahibini reddeden ve insanı tanrılaştıran bir sakat ideoloji…
“…Tâbir caizse, İnsan Tanrı’nın yerini alarak kendi ilâhlığını ortaya koyuyordu. Zaten Jean Paul Sartre’ nin deyimi ile “insan, Tanrı olmak isteyen bir varlık değilmi idi ” Tanrıyı ve ona bağlı anlam ve kavram çerçevelerini yeryüzünden kovmak isteyen İnsan Merkezli ( humansantrizm ) dünya görüşü F. Becon, R. Decartes ve nihayet İ.Newton’ un çalışmaları ile Tanrı’ dan ve dini anlamlardan tamamen bağımsız mekânik bir dünya görüşüne ulaştı…” 1

Aydınlanmacı batının modernizmin vasıtasıyla, Allah’ ı aklınca bütün kâinattan uzaklaştırıp, onun yerine insanı her davranışıyla özgürlük ve rasyonallik aldatmacası ile kendi argümanları aracılığıyla köleleştiren, dolayısıyla kendi yaradılışına yabancılaştıran bir ütopik hayat tarzı, insanlığın çözümsüz bir problemi haline dönüşür.

Batılı toplumlarda başlangıcı, Rönesans ve Reform hareketleri, Fransız ihtilâli gibi değişik olaylara dayandırılan modernizmin, bizim toplumumuzda hayat bulmasının, Tanzimatla belirmeye başladığına dair görüş birliği mevcuttur.

O günden bu yana modernitenin uygulayıcılarınca, Türk toplumuna kimi zamanlarda baskı ve zor ile, kimi zamanlarda ise kuzu postuna bürünmüş bir kurt gibi inanç ve değerlerin ilüzyonist eylemlerle perdelenmesi cihetine gidilir. Çünkü :

“ …Batılı sömürgecilerin Avrupa- merkezci sosyal bilimcileri ve oryantalistleri kanalıyla bize telkin ettikleri paradigmaya göre, Batılı olmayan bütün kültürler ve bu kültürler içinde toplumlar, ya statik özelliklerinden dolayı kendi iç dinamikleriyle değişemezler veya çok ağır bir tempo izleyeyerek değişirler. Yine bu yanıltıcı ve sömürgeci paradigmaya göre, gerçek tarihsel değişmenin yönü Batının izlediği ilerlemeci doğrusal çizgi olduğundan, Batılı olmayan toplumlara uygulanacak mekanik müdahaleleler, sonuçta bu toplumlaruın yararınadır. Çünkü bu toplumları kendi başlarına bırakırsak ebediyyen değişmezler, tarihleri boyunca uygarlığın nimetlerinden mahrum kalırlar…” 2

Bunun için de, modernizmin önündeki en büyük engel olan İslâm’ ın , ‘ Tanzimat`tan bu yana, siyasî ve idarî güç odaklarınca , reform adı altında ehlileştirilmesi dönem dönem gündeme getirilse de, milletçe bu talepler reddedilmektedir. Buna rağmen, projenin uygulayıcıları toplumun geçmişine ilişkin varının yoğunun en ufak bir iz bile bırakılmadan silinmesi için, ülke şartları elverdiği ölçüde tavırlarını ortaya koymaktadır. Türkçe ezan örneğinde olduğu gibi, geçmişte totaliter bir anlayışla reforme edilen bir takım dinî ritüeller, siyasî şartlar oluştuğunda ortadan kaldırılsa da, ülke ne zaman olağanüstü rejim dönemine girse,sonuçsuz kalan bu uygulamaların yeniden gerçekleştirilmesi için yapay bir gündemle kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktadır.

20. yüzyılın son çeyreğine kadar bir anlamda oluşumunu tamamlayan modernizm, 1970’ li yılların ortasında itibaren dünya coğrafyasının bütününde sosyal, ekonomik, politik ve kültürel anlamda akıl almaz bir hıza erişir. Bunun sonucunda, küreselleşme olarak adlandırılan değişim ve dönüşüm süreci başlar. Çokuluslu şirketler eliyle üretim ilişkileri baştan aşağıya değişir. Ulaşım ve iletişim imkânları, ulus devletlerin sınırlarını göstermelik hale getirir. Bunun sonucunda, özellikle mazlum milletlerin millî kültürleri yok oluş sürecine girer. Yeryüzünde artık çokkültürlü bir hayat başlamıştır. Yazar Ömer Faruk Dönmez’ in dediği gibi :

“… Modernizm bir işgal biçimidir. Meşgul ederek işgal eder. Emperyalizme, kapitalizme karşıyız dediğimizde, hemen herkes biz de karşıyız der. Hatta bir kapitalist bile karşı olduğunu söyler. Ben bu kavramı üçlü kullanmayı tercih ediyorum. Bu yüzden Emperyalizm, Kapitalizm, Modernizm; şu an yürürlükte olan sistem, bir işgal biçimi ve bizi fazlasıyla meşgul ediyor…” 3

Modernite, küreselleşme yoluyla bir anlamda ulus devletleri etkisizleştirirken, “… Halen Türkiye`de tartıştığımız ama bir türlü anlaşamadığımız `alt kimlik-üst kimlik` sorununu başımıza belâ eden de modernizmin ta kendisidir. Çünkü, modernizmin bir ürünü olan `ulus devlet` modeli, aynı zamanda `ırkî ayrışma` sürecinin de başlangıcı olmuştur. Oysa bütün ilâhî dinler, insanları renklerine, dillerine göre değil, `insani hasletleri`ne göre değerlendirmişlerdir…” 4

Yeni dünya düzeninin Türk toplumumu üzerindeki etkileri bu gün öylesine vahim bir hal almıştır ki, onu farkedemeyecek kadar rehavet, hatta hastalık derecesinde uyuşukluğu sevinçle kabullendik. Beyin ve gönüllerimiz bu ruhsuzluktan oldukça memnun. “ Gün bu gün; saat bu saat felsefesi “ ile, “ Dağların, taşların bile üstlenmediği emanet” ten kurtulmanın verdiği hazla, vicdanî sorumluluk ve rahatsızlıkları da defettiğimiz için fiziksel olarak oldukça rahatız.

Toplumların gündelik hayatlarında yiyip-içme giyim-kuşam gibi zorunlu ihtiyaçlarından tutun, tatil, eğlence, gezip-tozma, sonrasında kültür ve sanat faaliyetlerine kadar aklınıza gelen ne kadar faaliyet varsa, bunlar artık alışılagelmiş geleneksel bir metodla karşılanmayacaktır. Modernizmin ideologlarının belirlediği modeller, uygulayıcıları eliyle projelendirilecek ve üretilecektir. Üretilen bu ürünler de, kendilerinin ilkel olduğuna inandırılmış kitlelere nefes aldırmazcasına oldukça sık periyodlarda sunulacak, onlar da bunları, büyük bir iştahla imkânlarını zorlayacak bir şekilde tüketmeye mecbur kalacaklardı.

Bu zemini hazırlamak için kullanılacak felsefenin sloganı ise, “ eskiye dair ne varsa hepsi yanlış ve kötü, yenilik adına olanlar ise külliyen doğru ve güzeldir” olacaktı.
Modernitenin teorisyenleri, pazar alanlarını mümkün olduğunca genişletmek uğruna, toplumun geleneksel yapılanmaları üzerinde oldukça ince hesaplar yaptılar. Bu hesapları yaparken de ilk ele aldıkları birimin aile olması kaçınılmaz idi. İnsanlığın sosyalleşmesi sonucu asırlardır genellikle kan hısımlarının bir arada yaşadığı geniş aile yapısı, kapitalist Pazar için bir önemli bir risk taşıyordu. Çünkü, aile ne kadar az bireyden meydana gelirse, ailelere sunulacak mal ve hizmetler de ters orantılı bir şekilde artacaktı. Mesela ailelerin ev ihtiyacı, bölündükleri adet kadar artacaktı. Onun içindeki beyaz eşya, mobilya, diğer fonksiyonel ve dekoratif eşya ihtiyaçları da, aynı şekilde daha fazla talep demekti.

Türkiye dahil, bir çok geleneksel tarım ülkesi, modernite potasının içine girmezden önce, ürettikleri besin maddesi kendilerine yeterken, modern tarım ve hayvancılığın öngördüğü çeşitli standartlar sebebiyle, bu gün bir takım temel ihtiyaç maddelerini dış alım suretiyle karşılamaya başlamışlardır.

Türk toplumunda, cep telefonu piyasasındaki son birkaç yıldaki arz-talep hareketlerine baktığımızda, inanılmaz derecede bir israf akışını görüyoruz. Toplumun ekonomik anlamda en alt grubundaki bireylerin bile, çağın gerisinde kalmamak adına, aylık gelirinin birkaç katı fazlasındaki fiyatla bir şekilde satın aldıklarını görüyoruz. Üstelik daha birkaç ay öncesinde, yine bütçelerini zorlayarak aldıkları telefonları, ödedikleri değerin l/10-1/20’ si oranda daha düşük bir bedelle elden çıkarıyorlar.. Çünkü modernite ve teknolojinin yeni versiyonları, artık telefonları iletişim işlevinin ötesinde, internet, medya v.b.gibi ayrıntılarla zenginleştirmiştir. Bireyler inanmaktadırlardır ki, bu ürünü elde etmezlerse, çağın gerisinde kalacaklar ve de toplumsal karizmaları çizilecektir.

Sonuç olarak, günümüzde modernizm sanki medeniyetin eş anlamı olarak kullanılmaya başlamıştır. Oysa modernlik için , bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı maddi değerleri kullanmak yeterlidir. Medeniyet ise bünyesinde barındırdığı manevı değerler ile ölçülür. Bunlar da başta Hak, adalet, sevgi, barış, vicdan gibi bir çok değere sahip olmaktadır. Bu değerler yoksa, kâşanelerde yaşamak, ulaşımında uçak ve limuzin kullanmak, en son modanın gerektirdiği giysiler giymek, kuş sütünün eksik olduğu sofralardan beslenmek insanı medenî yapmayacak, aksine yoksul insanlara karşı onları daha da yabancılaştıracaktır.

K A Y N A K Ç A :

1 “ Medeniyet ve Modernizm “, Millî Gazete, 03 Ekim 2005
2 Ali BULAÇ, “ Gündemdeki Konular : Modernizm-İrtica-Sivilleşme”, Akabe Yayınları, İstanbul, 1990, s.15
3 Ömer Faruk DÖNMEZ, “ Modernizm Bir İşgal Biçimi”, Millî Gazete, 12 Aralık 2009
4 Mehmet OCAKTAN, “ Din İnsan Hayatından Çıkarsa”, Yeni Şafak Gazetesi, 15 Aralık 2005

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s