HAREM’ DE MÜZİK

Standart

Osmanlı Devleti’ nin en gizemli ve tartışmalı kurumlarının başında “ Harem” in geldiği herkesce bilinmektedir. Harem, İslâmî terminolojide mahremiyet, gizlilik, dokunulmazlık gibi anlamlar taşıyan bir kelimedir. Harem’ in devlet saraylarında yapılanmasının tarihi, neredeyse Asurlular dönemine kadar dayanır.
Ancak, Osmanlı’ da nihai şeklini bulacak olan harem, İslâmî anlamda Emevî ve Abbasîler dönemimde kurumsal hale gelmiş, Karahanlılar’ dan Selçuklular’ a kadar ki dönemlerde gelişmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’ nda önce Bursa’ daki mütevazı Sarayda küçük bir bölüm olarak yer aldıktan sonra, Edirne’ de “ Harem-i Hümâyûn “ ismini alır. Burada, başta Padişah’ ın annesi, kız kardeşleri, eşleri ve câriyelerinin yaşadığı, devlet yönetim mekânından müstakil bir özel mülkiyet alanı olarak kurulmuşsa da, zaman içerisinde giderek aynen Enderûn gibi bir eğitim kurumuna dönüşmüştür.
Fatih, İstanbul’ u fethettikten sonra, bu gün Beyazıt’ ta üniversitenin bulunduğu yerde yaptırdığı Saray’ ın içinde de yer alan harem, 1478 senesinde Topkapı Sarayı’ nın inşaatı tamamlandıktan sonra, o zamana kadar eski Sarayda kalan ailesinden az sayıda kadını burada “Harem-i Duhteran” olarak isimlendirilen küçük bir mekâna taşır.
Fatih’ ten sonra 3. Murad dönemine kadar bu şekilde varlık gösteren Harem, ancak Sultan 3. Murad’ ın annesi Nurbânu Hatun’ un girişimiyle genişler. Topkapı Sarayı bünyesinde iki yüzyıla yakın bir zamanda, nitelikli bir mekân haline gelir ve 400 bölümünde 1000’ den fazla kadını barındırır.
Harem Topkapı Sarayı’ nda, iki ana mekândan ibarettir. Birinci bölüm, bazı erkek görevliler ve şehzadelere ders veren hocaların da serbestçe girip çıktıkları bir mahaldir. İkinci bölüm ise, haremin kendi ismi ile bağlantılı, yani sadece kadınların girip çıkabildiği, tam anlamı ile erkeklere yasak bir mekândır. Bir anlamda Padişah’ ın özel hayat alanıdır.
Osmanlı Harem’ inde en yüksek makam “ Valide Sultanlık” tır. Oranın yönetiminde tek söz sahibi isim, dönemin Padişahının annesidir. Emrinde büyük bir cariye (hizmetçi) kadrosu vardır. Haremin günlük işlerinin idaresini de Validesultan’ ın direktifleri çerçevesinde “ Hazinedâr Kalfa “ yönetirdi. Harem’ in protokolunda Validesultan’ dan sonra “ Baş Kadın Efendi “ gelirdi. Baş Kadın efendi ise Padişah’ ın birinci hanımıdır. 16 y.y. dan sonra bunlar, Hasekî Sultan olarak adlandırılmışlardır.
Harem konusu gündeme geldiğinde, burası hakkında yeterli bilgi birikimine sahip olmayan kişiler, özellikle Osmanlı kadınının, toplum tarafından dışlandığı önyargısından hareketle, aklına ne kadar olumsuz niteleme gelirse fütursuzca ifadeden çekinmemektedir. Hatta öyle ki, bu durum Osmanlı Sarayı’ nı konu alan yerli ve yabancı ressamların tablolarında somut bir şekilde hayata geçirilmiş ve bir anlamda yarı belgesel bir gerçek gibi sunulmaya başlanmıştır.

Oysa ciddi araştırma sonuçları, kadının saraydaki statüsünün, günümüzde topluma ifade ve resmedildiği konumdan oldukça farklı bir durum gösterdiğini ortaya çıkarmaktadır.
Harem’ deki kadınlara, başta davranış olmak üzere , dikiş- nakış ev ve el işleri gibi bir çok konuda ciddî bir eğitim verilirdi. Bunun ötesinde içlerinde müziğe yetenekli olanlar ise , mükemmel bir şekilde Türk Musıkîsi dersleri ile eğitilirlerdi.
Bu gün elimizde Harem’ deki hayatın nasıl olduğunun tarihi gerçekler içinde resmedildiği bir minyatür koleksiyonu mevcuttur. Bu koleksiyon, haremdeki sosyal hayat hakkında önemli bilgiler vermektedir. Anılan minyatürlerin önemli bir bölümü ise, Harem kadınlarının musıkî meşklerine dair ayrıntılı fotograflar vermektedir. Daha 15. y.y. da, Fatih Sultan Mehmed döneminde çizilen minyatürlerde Harem’ deki meşkler, bu meşklerde kullanılan enstümanlar, hatta kadın ve erkeklerin aynı ortamda birlikte meşk ettiklerine şahid oluyoruz.
Osmanlı’ nın önemli müzik adamlarından biri olan 17. y. y. da yaşamış Ali Ufkî Bey’ in yazılarında Harem dairesindeki musiki faaliyetlerinden geniş bir şekilde bahseder.
Öyle ki, Enderûn’ da erkek musikîşinaslar için verilen konservatuvar nitelikli dersler, haremde eksiksiz olarak kadın câriyelere geçilirdi.
Önce Topkapı, daha sonra da Çırağan ve Dolmabahçe Saraylarında müziğe karşı yetenekleri belirlenen cariyeler, dönemin önemli müzisyelerinin verdiği derslere katılırlar ve aldıkları eğitim sonucunda hânende ve sâzende olarak Saray’ daki fasılların bir üyesi olarak yerlerini alırlardı. Hatta, bunların arasından bestekârlar ve sonraki kuşakları yetiştirecek hocalar dahi çıkacaktır.
Bu isimlerden en önemlileri Dilhayat Kalfa ( ö.1740 ) ve Leyla Saz (1845-1936) dır.
Ayrıca, Hacı Arif Bey ve Hacı Sadullah Ağa gibi iki büyük bestekârın, haremde hoca olarak ders verdikleri zamanlarda cariyelerle olan gönül ilişkileri günümüze kadar efsâneleşmiş bir şekilde anlatılagelmiştir.
Hacı Sadullah Ağa (ö.1825) Türk musıkîsinin en büyük hâmisi III.Selim’ in gözde bestekârlarındandır. III. Selim’ in şehzadeliğinden itibaren padişahlığına kadar geçen süreçte, Enderun’ daki başarılı çalışmaları sebebiyle Padişah’ ın güvenini kazanır ve Enderun’ un önemli mevkilerinden biri olan Musahiblik görevine getirilir. Aynı zamanda Harem’ de Cariyelerin musıkî hocalığı da yapmaktadır. Musıkî bilgisi ve ses güzelliğinin yanında, yakışıklılığıyla da Harem’ de oldukça yaygın bir şöhreti vardır.
Ders verdiği cariyeler arasında Mihriban isimli kadınla aralarında bir gönül ilişkisi başlar. Bunun dedikodusu Padişah’ ın kulağına kadar gider. Bu cariye III. Selim’ in gözdelerinden biridir. Bu yüzden gazaplanır, hemen Sadullah Ağa’ nın hapsedilmesini ve kellesinin vurulmasını ister. İdamın infazında yetkili ve görevli olanlar, Sultan’ ın bestekâra olan sevgisi yüzünden daha sonra pişman olacağını düşünerek fermanın gereğini yapmazlar. Sadullah Ağa bir kaç günlük hapislik süresi içinde Beyâtî Arabân faslını besteler ve faslı öğrencileri ile meşk imkânı bulur. Daha sonra III. Selim’ in huzurunda fasıl geçilir. Fasılın içindeki:
“ Padişahım, lûtfedib mesrûr-u şâd eyle beni
Nâ ümîdim, bir nazar kıl bermurâd eyle beni.
Hatırımdan bir nefes gitmez dua-i devletin
Sen de ey kan-ı kerem lûtfunla şâd eyle beni “
sözlü beste Padişahın oldukça hoşuna gider. Bunun bestekârının kim olduğunu sorar. Eseri icra eden öğrencileri, Hacı Sadullah Ağa’ ya ait olduğunu söylediklerinde III. Selim verdiği idam fermanından pişmanlığını bildirip, üzüntülerini söyler. Bunun üzerine, cezanın henüz infaz edilmediği, halen hapiste olduğu söylendiğinde ise, derhal Sadullah Ağa’ nın tahliyesini ve Mihriban ile evlendirilmesini ister.
Konuyu 1950 yılında ele alan Yeşilçam, Vedat Ar’ ın yönetiminde başrollerini Münir Nureddin Selçuk ( Hacı Sadullah Ağa) ve Perihan Altındağ Sözeri ( Mihriban) nin oynadıkları, diğer rollerde Pola Moreli , Münir Özkul , Cahit Irgat , İhsan Evrim , Feridun Çölgeçen , Sema Renkler , Meral Körmükçü ve Şükran Söğüt’ ün oynadığı “ Üçüncü Selim’ in gözdesi” isimli filmi yapar. Bu filmde Hacı Sadullah Ağa’ nın , Mihriban ile olan gönül hikâyesi anlatılır.
Harem’ deki hoca-öğrenci gönül ilişkilerinde şüphesiz en çok konuşulan isim, şarkı formunun en büyük bestekârı Hacı Arif Bey (1831-1885) dir.
Arif Bey, Hocası Eyyûbî Mehmed Bey tarafından Mızıka-i Hümâyûn’ da öğrenime başlatılarak, Saray’ a ilk adımının atması sağlanır. Burada Haşim Bey’ in çok ilgilendiği bir öğrencisi olur.
Mızıka-i Hümâyûn’ da daha 19 yaşında iken, sesinin güzelliğinin şöhreti, Padişah Abdülmecid’ e kadar ulaşır. Huzurunda düzenlenen bir fasıl sonrasında kendisinin Saray’ a ‘’ mâbeyinci ‘’ olarak saraya alınmasını , bir süre sonra da Harem’ deki câriyelere mûsikî dersi vermesini ister.
Harem’ deki derslerine başlamasıyla birlikte hem sesi, hem de yakışıklılığıyla cariyelerin hayranlığını kazanır. Ancak onun gönlü, Çeşm-i Dilber isimli, padişahın gözdesi olan ve bir süre sonra onunla evlenmeyi düşündüğü bir çerkez cariyeye düşer. Aşkını o günlerde yeni oluşturduğu kürdilihicazkâr makamının nağmeleriyle , “ Geçti zahm-ı tîr-i hicrin, tâ dil-i nâşâdıma “ şarkısını besteler.

Hacı Arif Bey ile Çeşm-i Dilber arasındaki gönül ilişkisinin dedikodusu Sultan Abdülmecid’ in kulağına kadar gelir. Padişah, ilişkiye olumlu bakar ve onları evlendirir. Ancak Hacı Arif Bey’ e de belli bir maaş bağlayarak Saray’ dan uzaklaştırır.

Evliliğin üzerinden iki sene geçmiş ve çiftin iki çocuğu olmuştur. Ne acıdır ki, Çeşm-i Dilber’ in Hacı Arif Bey’ e olan yakınlığının bir aşk değil, geçici bir heves olduğu ortaya çıkar. Karşısına çıkan ilk erkekle birlikte evini terk eder, gider. Fakat Hacı Arif Bey onu halâ sevmektedir. Olay bir şekilde Padişah Abdülmecid’ e iletilir. Sultan onu affederek, yeniden Saray’ a alır. Hacı Arif Bey yeniden Harem’ de cariyelerin musıkî hocalığına başlamıştır. Kısa zamanda gönlü bu sefer Zülf-i Nigâr isimli cariyeye düşer. Abdülmecid, yine onları evlendirir ve yine Saray’ dan uzaklaştırır.

Hacı Arif Bey ikinci eşinde aradığı mutluluğu bulmuşsa da bu oldukça kısa bir süre devam eder. Zülf-i Nigâr dönemin menhus hastalığı olan vereme yakalanır ve çok geçmeden hayata vedâ eder.

Karısının hastalığı safhasında , sözleri Namık Kemal’ e ait olan segâh, “ Olmaz ilaç sine-i sâd pâreme” şarkısını besteler.
Karısının ölümü üzerine de, Recâîzâde Mahmud Ekrem Efendi’ ye ait
Nigâh-ı mestine cânlar dayanmaz,
Uyanmaz uykudan cânân, uyanmaz,
Bu nâz ü işveden aslâ usanmaz,
Sabah olduğuna gûyâ, inanmaz,
Uyanmaz uykudan cânân, uyanmaz.
güfteli şarkıyı ölen eşine sabâ makamında mersiye olarak besteler.
Hacı Arif Bey artık bunalımdadır ve günümüzde dahi büyük hayranlık uyandıracak kadar güzel şarkılarını peşpeşe bestelemektedir. Bu arada Padişah Abdülmecid ölmüştür.Yerine geçen Abdülaziz de, şehzadeliğinden bu yana yakinen tanıdığı bestekârı tekrar Saray’ a davet eder.
Hacı Arif Bey, Saray’ a üçüncü dönüşünde de uslanmamıştır. Haremde musıkî meşkleri sırasında, gönlü bu sefer Pertevniyal Valide Sultan’ ın nedimelerinden Nigârnik Kalfa’ ya düşer.
Ona olan aşkını, o günlerde bestelediği :
“ Ârif’ em, ahkâm-ı sevdâdan şikâyet eylemem “dizesiyle başlayan kürdilihicazkâr şarkısı ile anlatır.
Valide Sultan’ ın önayak olmasıyla, yeni sevgilisiyle evlendirilir. Ancak, o güne kadar yaşadığı acılar Hacı Arif Bey’ in ruh durumunda oldukça hasar yapmıştır. Her seferinde Padişah tarafından affedilişi ise, Saray protokolünü de önemsemeyecek kadar pervasızlaştır.
Bu durum karşısında Saray’ dan bir daha dönmemek üzere son olarak çıkarılır.
O güne kadar yaşadığı olaylar, onu artık bir kâlp hastası yapmıştır. Bu yüzden günden güne sağlığı bozulur ve son olarak kürdilihicazkâr makamındaki :
Gurûb etti güneş, dünyâ karardı,
Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı,
Felek de böyle mâtemler arardı,
Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı
Şarkısını besteledikten birkaç gün sonra 28 Haziran 1885 günü, dünya hayatına vedâ eder.

Şurası muhakkak ki, Harem’ in uzun yıllar, hatta asırları kapsayan tarihinde, daha nice ilginç aşklar, acılar, ihanetler barınmaktadır. Halâ yeterince ayıklanıp, incelenmeyen Osmanlı Tarihinde yapılan ciddi çalışmalar sonuçlanıp yazıldığında, Harem’ e ilişkin de yeni yeni bilgiler ortaya çıkacaktır.

Y A R A R L A N I L A N K A Y N A K L A R :

AKSOY Bülent, “ Geçmişin Musiki Mirasına Bakışlar”, Pan yay. , 2008
AKSOY Bülent “Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musiki”, Pan yay. 2003
BEHAR Cem, “ Ali Ufkî Mezmurlar “, Pan yay. , 1990
BEŞİROĞLU Prof. Dr. Ş.Şehvar; “Türk Müzik Geleneğinde Kadinlardan Kadınca Müzik “ http://www.musikidergisi.net/?p=896
ÖZALP M. Nazmi; “Türk Musikisi Tarihi ”, MEB yay. Ankara 1986
ÖZTUNA Yılmaz; “ Türk Musikisi Ansiklopedisi “ c. I-II, MEB, 1974
TANRIKORUR Cinuçen; “Osmanlı Dönemi Türk Musikisi “, Dergâh yay.2003

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s