MUSÎKİMİZİN DİN VE KÜLTÜRÜMÜZ İÇİNDEKİ YERİ

Standart

Bir toplumun oluşumunun başlangıcından beri ortak hayatındaki paylaşım ve birikimlerinin sonucunda ortaya çıkan maddi ve manevi kazanımlarının tümüne kültür diyoruz. Bir başka ifadeyle toplumların hayat tarzlarını kültür olarak adlandırıyoruz. Toplumun maddi ve manevi bütün eylemleri birbirinden sürekli olarak etkilenmektedir. Ortaya çıkan maddi bütün değerlerin arka plânında, muhakkak manevi unsurların, özellikle de önce din, sonrasında ise örf ve âdetin payı oldukça fazladır. Millî kültürümüz, Orta Asya’ daki mâcerâmızla birlikte başlayıp, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki genişleme alanında, gerek etken ve gerekse edilgen vasıfları ile hem kendisi zenginleşir, hem de etkilediği kültürleri zenginleştirir. İslamiyeti kabulümüzle birlikte, İslâm’ ın yapısında mevcut tevhid inancı çerçevesinde kültürümüz, ümmet bilinci içinde, İslâm coğrafyasının zengin ve çeşitli kültür birikimi ile karşı karşıya gelir. Musıkimiz de bu faaliyetlerden nasibini alır ve mevcut millî müziğimiz, diğer milletlerle yaptığı alış veriş sonucunda, hem nicelik, hem de nitelik bakımından önemli değişikliğe uğrar. Bunun sonucunda Kur’ân okumanın ( tilâvet ) başlı başına bir musıkî olarak gelişmesi periyodu başlar. Zaten, Kur’ân’ ın çeşitli mûcizelerinden biri de, bünyesinde barındırdığı bir ‘iç musıkî ‘ dir. Bu içmusıkî, ilerleyen zamanlarda gelişen ve yerleşen ses mimârisiyle birleşecek ve Kur’ an okuma muhteşem bir ilâhî musıkî olarak, İslam’ ın sanat litertüüründe en yüce yere oturacaktır. Asırlar sonra Kuran-ı Kerim’ i en iyi yazma (hat sanatı ) ve icra etme(tilâvet) şerefi milletimize verilecektir. Her ne kadar İslâm dünyasında; “ Kur’ an Mekke’ de nâzil oldu, en mükemmel şekilde İstanbul’ da yazıldı, Mısır’ da okundu “ şeklinde bir özdeyiş ortaya çıkmışsa da, İstanbul’ a özgü Kuran okuma sanatı Müslüman dünyasında, büyük bir beğeni ile dinlenilmektedir. İstanbul tarz ve üslûbu ile Kur’an tilâvetinin zamanımızdaki en zirve isimleri Kâni Karaca ve İsmail Biçer üstâdları rahmetle yâdediyoruz. Tasavvuf Musıkîmizin önemli bir formu olan namazın çağrısını ifade eden ezan, her vakitte ayrı ayrı makamlarla okunması ile ibadet ritüelinin estetiğinin parlak bir göstergesidir. Her ne kadar belli çevreler, musıkînın dinen yasaklandığını önerseler de, Peygamber Efendimiz’ in (s.a.v) dünya hayatlarında sık sık Hz. Bilal (r.a.) güzel sesinden dolayı; “Erihnâ Yâ Bilâl” (Yâ Bilâl, bizi ferahlandır.) demesinde, dinin rehberince düzeyli mûsıkînin teşvik edildiğini anlıyoruz. Kur’ân, Peygamberimiz (s.a.s.) in buyurdukları gibi, güzel sesle ve belli kurallar içinde, kendisine özgü bir musıkî olan tecvîd ve kıraat kurallarına göre okunuyordu. İslâm’ ın Arap yarımadası dışında da yaygınlaşması ile, dinî musıkî ilkin, özellikle Bizans ve İran musıkîlerine ait nağmelerin Kur’an-ı Kerîm tilavetini etkilemesiyle başlar. Kur’ an’ ın artık musıkî nağmeleri ile okunmaya başlaması, şeriat ulemâsının tepkisine sebep olur. Gerekçeleri de Peygamber Efendimiz (s.a.s)in ve onu takibeden dört Halife dünya hayatında iken, Kur’ anın bugün “çargâh” olarak bildiğimiz, “ârızasız” seyir gösteren doğal ses dizisi dışındaki başkaca bir makamla okunmadığı rivayet edilmektedir. Zamanla bu görüş, eski katılığını kaybederek, daha hoşgörülü bir yaklaşıma dönüşür ve sonrasında bu musıkî Kur’ an tilâvetinin ötesinde, müstakil bir din musıkîsini ortaya çıkarır. Müziğin kabûl ya da red edilmesi, yapılan müziğin içinde taşıdığı mesajın, İslâmın öğretisi ile çelişip çelişmediğinin ölçülmesiyle ortaya çıkacaktır. Özellikle Osmanlı’ nın Anadolu yarımadasını Selçuklu’ dan devralmasından itibaren mimâriden edebiyata, tasavvuftan musıkîye hep zirvelerde dolaşmış ve kültürünü ilmek ilmek örmüştür. Osmanlı Devleti bir aşiret topluluğundan, Cihan İmparatorluğuna erişmişse, buna elde ettiği muhteşem zaferlerden ziyâde, sanat ve kültürde ürettiği sentezler sonucunda ulaşmıştır. Bir toplumun dili, sosyal hayatının nasıl ki ilk basamağı ise, musikî de toplumun duygu ve düşünce dilinin önemli bir dalı olarak milli kültürümüzün en önemli bir bölümüdür. Millet olma mâceramız içinde, toplum olarak bütün acı ve sevinçlerimiz, fetihlerimiz, yenilgilerimiz buhranlarımız, sevgilerimiz, nefretlerimiz, inanç ve ibadetlerimiz, hâsılı bütün yaşadıklarımızı türkü, şarkı, marş,ilâhi, kaside, âyin, saz eseri v.d. formlarda silinmeyecek bir yapıda kayda aldığımızı görüyoruz. Bu mâcerayı Yahya Kemal ve onun takipcisi Ahmet Hamdi Tanpınar, çeşitli yazı ve söyleşilerinde ; “ şarkı ve türkülerimizin aslında bizim romanlarımız “ olduğundan söz ederler. Zaten bütün kültür ve medeniyetlerin ismini İslâm, Hristiyan, Yahudi, Budizm gibi mensup oldukları dinden almaları da, bir tesadüf olmayıp, isimlendirilmelerindeki aslî bir üst kimlik niteliği taşımalarından kaynaklandığı reddelimez bir gerçektir. Yeryüzünde ne kadar kültür varsa, hepsi de o toplumun başat dininin renk ve izlerini taşırlar. Her kültürün ürünlerini inceler ve değerlendirirken, din ve özellikle dinin tasavvufî, ya da mistik etkilerini baz almadan sağlıklı bir senteze ulaşmak da mümkün olmayacaktır. Aslında din, bir anlamda kültürün bir kolu ise de, bunun ötesinde kültürün diğer dallarının da yapılanmasında ana inşaa malzemesidir. Bizim toplumuzun ezici bir çoğunluğunun dini olan İslâm da, örf ve adetlerimiz, sanat, mimarî, edebiyat, dil, edebiyat ve musikimiz üzerinde üzerinde belirleyici izler bırakmıştır. Bu izleri en çok Mimarimiz üzerinde görürüz. Doğal olarak bütün mekân ve figürleri ile ihtişam taşıyan ulu camilerimiz, dini yapıları ile sentezlenen millî unsurları ile, uluslar arası İslâm mimarisinde farklı ve ayrıcalıklı yapılar olmuşlardır. Mimariden sonra İslâmiyet’ in etkilerini en çok dilimizde görmemiz mümkündür. Çünkü İslâmiyet’ in doğup, gelişip, yaygınlaştığı yer Arap Coğrafyasıdır. Milletimiz de İslâmiyeti diğer halklar gibi Araplardan öğrenmiştir. Bunun sonucunda İslam’ ın inşallah, maşallah, selâm gibi Arapça terim ve kavramlarının çoğu, inanç ve ibadet dışında, günlük hayattaki “ dil “ imize de yansımıştır. Arapça dışında bazı Peygamber, namaz gibi kelimeler de, İran üzerinden Farsça anlamları ile dilimize girmiştir. Osmanlı döneminde bu iki dilden alınan kelime ve terimler, belli kalıplar içinde sentezlenerek, “ Osmanlıca “ olarak adlandırılan bir edebî dili ve bu dil de “ Divan Edebiyatı ” nı ortaya çıkarmıştır. Özellikle, bir Arap formu olan “ aruz “ kalıplarının esas alınarak yazılan dizeler, nitelikli ve parlak bir “ şiir “ hazinesini meydana getirmiştir. Edebiyatımızda bol bol kullanılan, iyi – kötü, günah – sevap , helal – haram, doğru- yanlış gibi kavramlar, taşıdıkları anlamları, kapsam olarak hep İslâmi kaynaklardan almıştır. Bir kültür, uluslar arası düzeyde ne kadar hâkim bir güç taşısa ve diğer kültürleri etkilesebile, gerektiğinde en basit kültürlerden etkilenir ve değerler alır. Kültürümüzün önemli bir ürünü olan musıkimiz de, kültürün tamamı için geçerli olan kurala göre, diğer farklı kültürlerden beslenerek gelişmiş ve zenginleşmiştir. Bu gün gerek Ortadoğu, gerek Kafkaslar, gerek Balkanlar ve gerekse Kuzey Afrika müziklerini dinlediğimizde, öz müziğimizin tınılarını bariz bir şekilde hissederiz. Musıkimizin taşıdığı en karakteristik vasıf, enstümantal nitelik taşıyan çok sesli Batı müziğinin aksine, bir “ söz “ musıkîsi oluşudur. Bu nitelik klâsik musıkîmizde olduğu gibi, folklorik müziğimiz, hatta tasavvufî musıkimiz için de geçerlidir. Musikimizin bir söz musıkisi oluşu, edebiyatımız ile etle tırnak kabilinden bir ayrılmaz beraberliği de beraberinde getirmiştir. . Klâsik ve halk musikîlerimizde kullanılan usuller ile şiirlerde kullanılan aruz ve hece vezinleri arasındaki şematik benzerlik bunun en somut göstergesidir. Bu sebepledir ki, bizim klâsik ve halk ve tasavvuf musikilerimiz; millî edebiyatımızla ayrılmaz bir şekilde bütünleşmiş sentezin özgün bir ürünüdür. Tasavvuf musıkimiz Tekke’ lerin faaliyeleri içinde yavaş yavaş meydana gelir ve zamanla Tekke ismiyle aynîleşir. Herhangi sıradan bir müzikle hiçbir benzeşme göstermez. Tasavvufta musıkînin işlevi, birinci derecede, tekkelerdeki ruhî atmosferi oluşturmak, tekke cemaatinin, yapacakları ibadet öncesinde arınmalarını sağlamaktır. Millet olarak İslamiyeti kabulden sonra, dinî ritüelleri tekke ve camilerde yerine getirirken yararlanılan materyallerden en önemlisi musiki olacaktır. Bu gün Dinî, ya da Tasavvuf Musıkîsi olarak adlandırdığımız musıkî, başlıbaşına müstakil bir müzik dalı olarak yapılandığı gibi, bunun dışında, dindışı klâsik musikimizin gelişmesi ve repertuarının genişlemesinde önemli bir pay sahibi olacaktır. Meselâ, büyük bestekâr , şâir, bestekâr ve hânendesi Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi (ö. 1711) aynı zamanda Yenikapı Mevlevîhânesi’ nde yetişmiş bir mevlevî dervişidir. Hâfız Post ‘ un öğrencisidir. Bestelediği tekbîr ve salat-ı ümmiye ile segâh mevlevî âyini ve rast naatı günümüzde bile aynı büyük huşû,coşku ve heyecanla terennüm edilmektedir. Hâfız Post (ö.1694) ise bir Halvetî dervişidir. Kendisi gerek divan, gerekse halk edebiyatından seçtiği güftelerle, dindışı musıkîde olduğu kadar, tasavvuf musıkîsinin hem tekke,hem de cami musıkîsikisinde önemli eserler bestelemiştir. Celvetiye tarikatının kurucusu Aziz Mahmud Hüdâî Efendi (1541-1628), mutasavvıflığının yanında şair ve bestekârlığı da öne çıkan bir büyük isimdir. Musıkîmizin önemli isimlerinden olan Hâfız Kumral, Hüdâî Hazretleri’ nin yetiştirdiği ve tarikatın zâkirbaşılığına kadar yükselmiş bir isimdir. Hocası Hüdâî ve diğer mutasavvıf-şairlerin güftelerini bestelemiştir. Şaban Dede (ö.1650) de Hâfız Kumral gibi Hüdâî Hazretlerinin bir öğrencisidir. Oda çoğunlukla hocasının şiirlerinden olmak üzere bir çok güfteyi besteleyerek, tasavvuf musıkîmize kazandırmıştır. Celvetîler dergâhta yaptıkları zikirlerinde musıkîyi Mevlevîler gibi önemli bir malzeme olarak kullanmışlardır. Hüdâî Âsitânesi’nin şeyhlerinden olan Devâtîzâde Mehmed Efendi (ö.1660), “Tâlib” mahlasıyla yazdığı ilâhîlerinin bir kısmını bizzat kendisi besteleyen bir mûsikîşinastır. Buna ilâveten, Osmanlı musıkîsi’ nin gelişmesinde büyük pay sahibi olan divân şairlerinin de hakkını vermek gerekir. “… Avni Erdemir’in tespitine göre 203 musikişinas divan şairi vardır. Bunların tasnifi şöyledir: 43 tarikat şeyhi, 22 kadı, 3 şeyhülislam, 34 cami görevlisi ve 21 müderris. Musikişinas şairlerin tarikatlara göre dağılımı ise şöyledir: 38 Mevlevi, 17 Halvetî, 9 Celvetî, 6 Nakşibendi, 4 Bektaşi, 3 Bayramî, 3 Eşrefi, 3 Gülşeni, 3 Sünbüli, 2 Kâdirî, 1 Zeynî olmak üzere 90 şair… “ 1 in, toplumsal kimliklerine baktığımızda, tekke kökenli oldukları anlaşılmaktadır. Bu da, güfte şairleri ile bestekârların , aynı kaynaktan beslendiklerini ortaya çıkmaktadır. “Tasavvuf” ile hemhâl olan bu şair ve bestekârların, bırakınız ürettikleri eserlerinde, günlük sade yaşantılarındaki rutin eylemlerinde dahi inançları ve mensup oldukları tasavvufî topluluğun disiplininden kopmaları mümkün değildi. Yani bu insanların 24 saatlerinin önemli bir bölümü, İslâmî ritüelleri yerine getirmek ve tarikatlarının öngördüğü takva, zühd, vecd ve rikkat içinde geçerdi. Tarikatların, tekkelerde müziği kullanma amaçları, insanı Allah’ a yöneltmek hususunda bir araç olarak görmeleridir. Bu düşünce sadece musıkîde değil, bütün sanat hareketleri için de geçerlidir. Bilindiği gibi sanatta en önemli kural âhenktir. Tarikattaki yoğun disiplin, mensuplarının bütün davranışlarında olduğu gibi, meydana getirdikleri ürünlerinde de tutarlılık gösterir. Bu yüzden Dede, şeyh, nâyî, hacı, hâfız, kûçek, derviş gibi ünvanlar taşıyan ve çok büyük bir grubu oluşturan bestekârlarımızın besteleri, sevilen, her devirde geçerli, estetik zevki tartışılmayan, kalıcılık unsuru taşıyan eserlerdir. Daha henüz 14. yüzyılda başta Konya, Sivas, Bursa, Sinop olmak üzere Anadolu’ da Divan Edebiyatı yeni yeni oluşmaktadır. Bu oluşum evresinde, Türk Musıkîsi de, Divan Edebiyatı’ nın paralelinde bir oluşum seyri göstermeye başlar. O dönemde, Sultan Veled (1226-1312) in bestelediği Acem Peşrevi, Irak Saz semaisi yanında Segah İlahi ‘sinin notaları bugün musıkimizin en eski örnekleri olarak elimizdedir. Timur İmparatorluğu döneminde , içlerinde Hüseyin Baykara, Ali Şîr Nevâi, Molla Câmî ve Gulam Şadi gibi isimlerin de bulunduğu “Herat Musıkî Okulu” 1381-1510 tarihleri arasında, Herat ve Semerkant’ ta Osmanlı Musıkisi’nin oluşmasında büyük pay sahibi olacak hizmetlerde bulunur. Süleyman Çelebi’nin 1409’da yazdığı, günümüzde “Mevlid” adıyla bilinen “ Vesiletü’n Necât ”, ilk tasavvufî beste olarak musıkî tarihimizde yer alır. Bu eser, Müslüman-Türk insanınca özel günlerde, büyük bir coşku ile okunacak ve dinlenir. 15. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, artık İstanbul fethedilmiş ve o devirde Batı medeniyeti’nin temsilcisi kabul edilen Bizans İmparatorluğu yıkılmışsa da, mensuplarının ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetleri devam etmektedir. Başta Ortodoks Hristiyan camia, Ermeni ve Yahudi topluluklar bütün faaliyetlerinde olduğu gibi Osmanlı ile yüzyüze gelecek, onu etkilediği gibi, daha fazlasıyla da ondan etkileneceklerdir. Bugün Ortodoks ve Katolik kiliseleri ile Yahudi Sinagog’larında icra edilen ve inkârı mümkün olmayacak derece Osmanlı kokan dinî müzik de, doğal olarak bu alışverişin bir sonucudur. Bu ilişki sadece İstanbul ile sınırlı kalmayacaktır. Kültür ve saatta başlayan alış – veriş, zaman içerisinde bütün Anadolu’ya, daha sonraları gerek barış ve gerekse savaş ortamında, bütün Balkanlar ve Orta Avrupa’ya yayılacaktır. 19. yüzyıla gelindiğinde artık Batı musıkisi ile yakın temas sonucu Osmanlı-Türk musıkisinin çehresi oldukça değişmiş, yaygınlaşmış ve yaygınlaştıkça da kaçınılmaz bir şekilde popülerleşmiştir. Geleneksel Musıkimiz artık, toplumun hayat tarzı ve değer yargılarının değişmesi, müziğimiz de de beklenmedik değişiklikler meydana getirir. Beslendiği kaynaktaki değişim, müziğimiz ve özellikle bunun tasavvufî önünü kesip, gelişimini durduracaktır. 20. yüzyıldan itibaren modernizm, sekülerleşme ve globalleşme rüzgârları, musıkimizin karakteristikçehresini, aynen diğer sanat ve sosyolojik faaliyetlerde olduğu gibi tanınmayacak şekilde değiştirecektir. Bu gün Türkiye ortalamasında dinlenen müzikler de, aynen giyim-kuşam, eğlence, yemek alışkanlıklarında olduğu gibi, vahşi kapitalizmin arz-talep ve modası ekseninin üzerinde dümeni kitlenmiş bir gemi çaresizliğinde seyretmektedir. D İ P N O T : Mahmut KAPLAN , “ Divân Şiirinde Musıkî “ , http://www.neyforum.net

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s