GELENEKSEL SEYİRLİK SANATLARIMIZDAN “ ORTAOYUNU ” VE “ KARAGÖZ “ DE MUSIKÎNİN YERİ

Standart

 

 

Geleneksel sanatlarımız içinde önemli bir yer tutan ve “ Temâşâ “ sanatları olarak bilinen Ortaoyunu, Kukla, Gölge Oyunu (Karagöz), meddahlık, köy seyirlik oyunları gibi modernite öncesi bir geçmişe dayanan sanatların günümüzde artık pek geçerliği kalmamışsa da, sanat tarihçilerimizin araştırmalarında halâ önemli bir yer tutmaktadır.

Konu yakın geçmişimizde akademik anlamda Sanat tarihçisi Metin And (1927-2008) tarafından ele alınır ve onun “ Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu” , “ Geleneksel Türk Tiyatrosu” , “ Osmanlı Tiyatrosu” , “ Türk Tiyatrosunun Evreleriv.d isimli kitaplarında ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Bu sanatlarımızın içinde Ortaoyunu ve Karagöz’ ün en karakteristik vasıfları ve olmazsa olmazı  “ doğaçlama”  ve “ musıkî “ dir. Yani oyunu oynayan, ya da Karagöz’ de olduğu gibi oynatıcılar, gösterilerini yazılı bir metine bağlı kalmaksızın irticalen yaparlar ve oyun boyunca müzikten önemli ölçüde yararlanırlar.

ORTA OYUNU VE MÜZİK  :

Meydan oyunu, Zuhurî, Taklit, Kol oyunu gibi isimlerle de adlandırılan Orta oyunu, genellikle açık bir alanda, bazan da kahvehane, han v.b. gibi yerlerde 15×25 m2.lik oval bir plâtform üzerinde, çevresine oturan izleyiciler önünde oynanırdı.

Ortaoyununda yer alan saz heyeti, zurna, nekkâre(çifte nara) ve tef  sazlarından meydana gelirdi. Başlangıcında  Ortaoyununda gösteri öncesinde, müzik eşliğinde köçekler “curcuna “ olarak isimlendirilen danslar yapmışlarsa da bu geleneğe ilerleyen zamanlarda yer verilmemiştir.

Gösteri  müzik eşliğinde, köçek, çengi ve curcunabaz olarak adlandırılan dansçıların raksı ile başlardı. Dans gösterisi bittikten sonra, Pişekâr içeriye girer ve seyirciyi selamlayıp, zurnacı ile bir süre diyalog yapar ve daha sonra Kavukçu ile gösterinin esas kısmına geçerlerdi.

“ … Ortaoyununda kullanılan müzik ve dans gibi sanat dallarının ve Ortaoyununun bölümleri olan giriş, muhavere, fasıl ve bitiş bölümlerinin de daha önce ayrı birer oyun türü ve sanat olarak varlıklarını sürdürdükleri ve daha sonra ortaoyununda da kullanılmaya başlanarak bu halk sanatını zenginleştirip geliştirdiği de Cevdet Kudret’in özellikle belirttiği noktalar arasında…”  dır.  1

Zurnacı, oyun boyunca bütün tiplerin kendilerine özgü ezgilerini çalardı.

Oyunun finalinde, Pişekâr oyunun bittiğini ve  bir sonraki oyunun adını ve oynanacağı yeri bildirir, “temennâ” olarak adlandırılan seyircileri selamlama faslı sonrasında, diğer oyuncularla birlikte sahneyi terkederken, zurna, “ Ey Gaziler “, “ İzmir Marşı ” v.b. havalardan birini çalar ve gösteri sona ererdi.

 

 KARAGÖZ ( GÖLGE OYUNU ) VE MÜZİK  :

 

Araştırma sonuçlarına göre Gölge Oyunu ülkemize, Yavuz Sultan Selim Han’ ın  1517 ’ yılındaki Mısır seferi sonrası gelmiştir. Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim, orada Memlûk Sultanı Tomanbay’ ın asılışını hayal perdesinde canlandıran sanatçıyı İstanbul’a getirmesiyle başlar.

Gölge oyununun kültür tarihimizde en önemli ve bilinen türü olan “Karagöz” ün ortaya çıkış efsânesi olarak, Orhan Gazi’ nin saltanat döneminde ( 1324–1362 ) Bursa’ da Ulucami’nin inşaasında demirci ustası Kambur Bâli Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvaz (Hacıvat) ın aralarında yaptıkları nükteli konuşmaları diğer işçilerin işlerini aksatmalarına sebep olur. Cami inşaatının hedeflendiği zamanda bitirilmemesini buna bağlayan padişahın öfkesi ile ikisini de idam ettirdiği söylenir.

Aynı efsânenin devamını Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde şöyle anlatır :

“ Yaptığı yanlışlığı farkeden padişah buna çok üzülür. Padişah musahibi olan Şeyh Küşterî bunun farkına varır. Padişahın üzüntüsünü gidermek amacıyla da beyaz sarığını çıkarıp gerer ve arkasına mumlarla bir şem’a (ışık) yakar. Ayağındaki çarıklarını çıkarıp, bunlarla Karagöz ve Hacıvat’ ın görüntülerini canlandırıp, nükteli diyaloglarla seyirlik bir gösteri yapar…”

 O günden bu yana Şeyh Küşterî, Karagözcülerce mesleğin pîri kabul edilmektedir. Karagöz  ustaları, hayalbaz, şebbaz ya da hayâli gibi sıfatlarla isimlendirilirlerdi.

Karagöz oyunu 16 ile 19. Yüzyıllar arasında  Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ve özellikle Anadolu’ nun  en önemli  görsel eğlencelerinden birisidir.

Musikî, Karagöz oyununun önemli ve vazgeçilmez bir parçasıdır. Karagöz’ de musiki bu oyunlarda kendine has bir karakter kazanır ve Osmanlı halkının şehir eğlence musikisinin özgün bir türü haline gelir.

Gösteri başlarken önce “ nâreke “ olarak isimlendirilen, ucuna sigara kâğıdı bağlanan kamış düdük çalınır ve bu düdükten dikkat çekecek şekilde zırıltılı sesler çıkarılırdı.

Nareke çalındıktan sonra, Hayalbazlar oyunlarını, henüz Karagöz daha perdede görünmeden,  Hacivat’a semâi okutarak başlatırlar, semai sonrasında da, aşağıdaki yada başka bir perde gazeliyle devam ederlerdi:

 “Evvelâ resmeylemiş resmeyleyen resmi zılâl

  Perde kurdum, şem’a yaktım, gösterem zıllü hayal

  Fâni dünya kesretine aldanıp etme cidal 

  Kâinatın sırrını bilsin deyü ebvabı hal

  Pîrimiz Şeyh Küşterî talim etmiş perdede

  Ehli hal olanlar anlar, gayrıya bilmek muhal ”

Karagöz’ deki musıkiyi, ustanın kontrolunda, perde gerisinde

“ yardakçı “ olarak adlandırılan , sesleri güzel ve musıkiyi çok iyi bilen kişi icra ederdi. Karagöz oyunu içindeki tiplerden “ Ermeni “ figürünün elinde genellikle bir “ ud “ bulunur ve  diyaloglarda ya şarkı söyler , ya da şiir okurdu.

“…Karagöz’de musiki, konunun özelliğine uygun bir nitelik taşır. Oyun, konusuna göre semai formunda bir eserin ve ardından (yegâh makamında, günümüzde ise genelde makamsız-şiir şeklinde) tasavvufi düşüncenin bir yansıması olan perde gazelinin okunmasıyla başlar. Bundan sonra da oyunun ve metnin ön gördüğü yerlerde belirli tipler “hayal şarkılarını” okurlar…”  2

Ancak bu Karagöz oyununa özgü bestelenmiş bir repertuvar şeklinde olmayıp, temelinde Klâsik Osmanlı Musıkîsinin daha ziyâde bestelenen kâr, kârçe, beste, semai, şarkı gazel, taksim, köçekçeler, tavşanca, oyun havası ile Anadolu ve Rumeli türkülerinden bu oyuna elverişli ezgiler taşıyanların seçilmesi ile elde edilirdi.

Abdulkadir Meragi´, Seyyid Nuh, Itrî, Tab´î Mustafa Efendi,  ve özellikle Mustafa Çavuş’ un besteleri “ Karagöz “ de önemli ölçüde kullanılmıştır.

Tanzimatla birlikte hızlanan modernleşme sonucunda, Karagöz de bundan nasibini almış ve oyunlarda opera ve  operet parçaları ile  vals, polka gibi dans ezgileri dahi Karagöz musikisinde yer bulmuştur.

Padişah Abdülaziz ve II. Abdülhamid devirlerinde bazı Karagöz oynatıcılarının Mızıka-i Hümâyun bünyesinde istihdam edilmeleri, Batı tandanslı parçaların icra edilmesinde her halde önemli bir etkendir.

Öyle ki bazı oyunların  içinde Arapça , Yahudice, Rumca ve Ermenice güfteler taşıyan , hatta “ Roman havası “ ve şarkılarına bile yer verildiği bilinmektedir. Bu da Karagöz oyunlarında kullanılan müzik türlerinde sınısız bir serbestinin varlığını ortaya çıkarıyor.

 “ …Karagöz oyunlarının tekniği ve kurgusu gereği, perdeye gelecek her tip, önceden  musiki aracılığı ile tanıtılır. Seyirci gelecek olanın İstanbul ’ lumu, taşralı bir karakter mi  olacağını icra edilen musikiden anlar. Gelmekte olan bir Karadenizli ise, bir Karadeniz türküsü, Egeli ise bir zeybek havası çalınır

… Musiki karagözde dışavurumcu bir görev üstlenmiştir. Fesleğen ektim gül bitti çalınır ve perdeye Tiryaki, İsfahan Rumeli türküsü Aliş’imin kaşları kara ile Rumelili gelir. Zennenin şarkısı her zaman yumuşak, hülyalı kısacası kadıncadır…”   3

Karagöz’ de icra edilen müzikler,davul, zurna, Karadeniz kemençesi , kabak kemâne, tulum v.b. halk sazları ile, başta def olmak üzere, ud, keman, kanun, klarnet,zil, zilli maşa, nekkâre gibi klasik musiki sazları kullanılır.

Oyunda “semai” leri  Hacıvat okur. Buradaki “ semai” nin klâsik musıkîmizdeki  “Semai” teriminin klasik Türk musıkisindeki form ve usul tanımlarıyla bir ilgisi yoktur. Tamamen oyuna has terminolojik bir tabirdir. Gösterinin başlangıcında icra edilen müziğin genel olarak isimlendirilmesidir.

“… Hacivat ve Karagöz ile Tuzsuz Deli Bekir, Çelebi, Yahudi v.d. yardımcı tiplerin karakterleri ile güfte ya da bestelerdeki melodi özelliklerinin birbiriyle özdeşleştiği oyun sırasında kolaylıkla farkedilir…” 4

Bu özdeşleşmeyi aşağıda örnekleri verilen şarkılar ne  güzel anlatıyor :

“… Gazeli, mürekkep yalamış, sosyete sınıfına mensup Hacivat’ın okuması âdetten. Çünkü dili diğer kahramanlarımız için fazlasıyla ağır ve ağdalı:

“Benim afet-i cihanım/ Yoluna feda bu canım/ Dili dost, kalbi düşmanım/ Aman etme bu edayı/ Beyim etme bu cefayı…” Hangi gazelin okunacağı seyircisini eğlendirmeye ahdetmiş hayâlî’nin tercihi. Bu olmadıysa Sadullah Ağa’nın yürük semaisi eşliğinde arz-ı endam ediyor Haci Cavcav: “Ah bir elif çekti yine sîneme cânan bu gece/ Pek sarıldı bana ol servi hıraman bu gece/ Ayın on dördü gibi dün gece mecliste idi/ Ah kande akşamlayacak ol mehî taban bu gece…

… Hacivat kâh ‘Ah bir elif çekti sineme canân bu gece’ diye başlayan muhayyer yürük semaiyle, kâh ‘ Etti o güzel ahde vefa müjdeler olsun ’  namesiyle, olmadı ‘ Yine bir gülnihal, aldı bu gönlümü ’ diye devam eden rast semai ile şenlendiriyor seyircilerin gönlünü. Karagöz, adı üstünde halk adamı. Onun şarkıyla işi olmaz. ‘ Bülbül olsam kona da bilsem dallere ’ diye köçekçeye bir giriyor, yerinde durabilene aşk olsun. Çelebi, tam bir şehir efendisi. Elinde şemsiye, ‘ Üsküdar’ a gider iken ’ de yakışıyor edasına, ‘ Cana rakibi handan edersin ’ de… Zenne’ ye gelince, muhtemelen sevdalı. Söylediği şarkılardan belli: ‘ Nigâh-ı mestine canlar dayanmaz ’, ‘ Hâb gâh-ı yâre girdim arz için ahvalimi ’, ‘ ‘ Evvel benim nazlı yârim/ severim kimseler bilmez/ Bir aşkadır düştü gönlüm/ Yanarım kimseler/ bilmez.’, ‘ Balat kapısından girdim içeri. Güzeller oturmuş iki keçeli. Yalvarırım yakarırım almaz içeri. Aydee… Aydeee… Vamoz a Balat’ . Gelen Yahudi’ den, başka kim olsun...” 5

Yukarda ismi geçenlere ilâveten,On Kere Dimedim mi Sana “, “ Fesliğen Ektim Gül Bitti “, “ Yine Bağlandı Dil Bir Nev-Nihale”, “Sabah Oldu Uyansanaşarkıları da oyunlarda sıklıkla icra edilmiştir.

Bu güzelim oyunlar ve içindeki öz musıkimizi bu gün yaşı elli’ nin üzerindeki son kuşak, çocukluklarında doyasıya izledi. Kâh okullarına gelen “ Hayalî Küçük Ali “ gibi üstâdlar dilinden, kâh Ramazanlardaki sahur geceleri tek eğlence aleti olan lâmbalı radyolardan.

Ne zaman ki zaman içinde tiyatrolar,sinemalar, televizyonlar, bilgisayarlar girdi dünyamıza, bu değerlerimiz de bir bir çekilip gitti hayatlarımızdan.

Kimbilir şimdi onlarda “ gemiler geçmeyen ummânlar” daki yerlerinde hayalbazları ile birlikte temaşa ediliyorlardır herhalde…

 

D İ P N O T L A R                                               :

1 Gönül KOCA, “ Batı tiyatrosu karşısında yenilgiye uğrayan bir temaşa: Ortaoyunu” Radikal Gazetesi, 8    Şubat 2008

2  Ahmet BORCALI, Karagöz, Ankara, 1970, s.2

3 Gözde Çolakoğlu, “ Karagöz’de Günümüz, Tarkan/Sezen Aksu Tiplemeleri…” http://www.musikidergisi.net/?p=1580

4 Ethem Ruhi ÜNGÖR, Karagöz Musikisi, MAS Matbaacılık, Ankara, 1989, s.2

5 Ayşe Adlı, “ Yar bana bir eğlence medet… “, Aksiyon Dergisi, 15 Ekim 2007 Sayı: 671

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s