BİR MİLLETİN MÜZİĞİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSANIZ ÖNCE “ DİL “ İNİ DEĞİŞTİRMENİZ GEREKİR

Standart

BİR MİLLETİN MÜZİĞİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORSANIZ  ÖNCE “ DİL “ İNİ DEĞİŞTİRMENİZ GEREKİR

 

Son günlerde yine yazılı ve görüntülü medyada Batıcı ve Gelenekçi Müzik kesiminin polemikleri oldukça sertleşti. Sertleşmek ne kelime, aralarında adeta bir hakaret fırtınası esmeye başladı.

Kavga bilindiği gibi Murat Bardakçı’ nın bir makalesinde “ Müzik inkılâbı” nın çöktüğünden söz etmesine karşı tepkiler önce, her zaman olduğu gibi yine çok sesli müziğin en hırçın elemanından , Fazıl Say’ dan geldi.

Sonrasında, o camianın diğer isimleri taraf oldularsa da, nihayetinde bu konuyu savunmak tek başına ANDANTE dergisi yöneticisi Serhan Bali’ ye düştü.

Polemikler o kadar derinleşti ki, çok sesli müzik severler internet üzerinden Murat Bardakçı’ ya ağıza alınmayacak derecede hakaretler yağdırdılar.

Bu hakaretleri Murat Bey HABERTÜRK TV’ deki “ Tarihin Arka Odası “ isimli programda Fatih Altaylı’ yı referans göstererek Türk Beşleri’ ne  “ Türk Leşleri” deyince kıvılcım iyiden iyiye bir yangına dönüştü.

Bunun üzerine bir topluluk Taksim’de toplanıp, Habertürk Tv binasına yürüdü, binanın kapısına inen Fatih Altaylı, kendisinin iyi bir klasik batı müziği dinleyicisi olduğunu,ancak “ Türk Beşleri “ nin müziğiyle arasının pek de iyi olmadığını, ama   “ Türk Leşleri “ şeklinde bir sözü de kesinlikle söylemediğini ifade eder.

Neticede 8 Ocak 2010 akşamı taraflardan Murat Bardakçı ve Serhan Bali, aralarında İstanbul Devlet Klâsik Türk Musıkisi Korosu Müdürü sanatçı Mehmet Güntekin ve programın daimi kişileri Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’nun da bulunduğu bir kadro ile konuyu tartışmaya başladılar.

Konu hakkında her zaman söylenenler tekrar edildi. Dünya tarihinde hiçbir ülkede benzerine rastlanılmayan “ müzik devrimi ” macerasının başlangıcı ve seksen yıllık seyri hakkında Bardakçı, Güntekin ve Afyoncu yasaklarla bir toplumun müziğinin değiştirilemeyeceğini, bunca yıllık devlet destekli çabalara rağmen ne ülke, ne de uluslararası müzik dünyası genelinde sözü edilecek bir başarı sağlanamadığını belirttiler. Bu girişimin sadece kendi öz müziğimizi yozlaştırmanın ötesinde bir kazanım sağlamadığını da özellikle vurguladılar.

Bu ithamlara karşı Pelin Batu Hanım, müzik konusundaki yetersizliğine rağmen, dedesi Selahattin Batu’ nun sırf Adnan Saygun ile dostluğu sebebiyle bir şeyler söylemeye çalıştı ise de, konuya hakimiyetinin olmamasından dolayı meramını anlatamadı.

Bu durumda müzik devrimini savunmak Serhan Bali’ ye kalıyordu.Ancak işin savunulacak bir durumu yoktu. Çünkü böylesine cebri bir müzik devriminin bizatihi kendisi, savunulacak herhangi bir argümanı geliştiremeyeceği gerçeği ortada iken Bali ne yapabilirdi ki…

Bu arada Serhan Bali’ ye destek vermek amacıyla, Klâsik Batı müziğine gençlerimizin nasıl rağbet ettiğini göstermek amacıyla,taraftarları internet üzerinden bir üniversiteden Fazıl Say’ ın konser bilet kuyruğu fotografı ekranlara geldi. Ancak,bu ilginin Fazıl Say’ ın yaptığı müzikten çok, onun hükümete karşı kronik muhalefeti ile ideolojik tavrına olduğunu bilmeyen pek yoktu.

 

Kaldı ki inkılabı başlatan M.K. Atatürk, gerek musıki, gerekse dil inkılaplarında arzu ettiği sonucu alamayınca, İki şeyde inkılap olmaz: Dilde ve musikide!” cümlesi ile noktayı yıllar öncesinde koymuştu.

Bunu hem Atatürk’ ün sofrasının değişmez konuklarından Falih Rıfkı Atay “Çankaya” kitabında, hem de dil devriminin önde gelen teorisyenlerinden Ahmet Cevat Emre hatıralarında tarihe kalıcı olarak not düşüyorlardı.

Yine zaman zaman Atatürk’ ün sofrasında konuk olan ünlü tiyatro sanatçısı Vasfi Rıza  da , Atatürk’ün :

”…dilde de müzikte de yanlış anlaşılıp, ters yönde yorumlanmaya müsait sözler söylemiş ve bunu kendisi de itiraf etmiştir…(Vasfi Rıza Zobu-YANLIŞ ANLADILAR-Görüş ve Hâtırâlarla Atatürk,İ.Ü.Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti Yayınları,1.İstanbul,1962 s.43-44;bu belge Zorlu’nun sesinden Ankara radyosu diskoteğinde de mevcuttur) ” 1

Bali “ ulusal musıkî ” ütopyasının bittiğini göz ardı ederek, çağdaşlık adına ve Cumhuriyet devrimlerinin karşı gelinemez hükümleri imiş gibi , sevseniz de sevmeseniz de, isteseniz de istemeseniz de bu müziği dinlemek zorundasınız gibi bugün artık toplumca pek de ciddiye alınmayan bir gerekçeye sığınmakla çaresizliğini dolaylı olarak kabullendiğine şahit olduk.

Şayet “ dil devrimi “,  daha önce uygulamaya konulan ve toplumca kabul gören “ yazı “ ve  “ kıyafet” devrimleri gibi kabul görmüş olsa idi, kuşkusuz bu gün Türkiye, Saygunlar, Erkinler,Alnarlar ve Aksesler’ in müziğinden başka bir müzik dinlemiyor olacaktı. Fakat bu olmadı.  Dil de öngörülen değişim tam olmasa da kısmen Türkçe’ nin zayıflamasına , yetersizleşmesine, hatta yozlaşmasına sebep oldu, bunun etkileri zaten bu gün adına Türk Müziği denilen bütün müzik çeşitlerine de yansıdı.

1 Kasım 1928’ de Lâtin Alfabesinin kabulünden sonra 17 Şubat 1929’ da “ Dil Heyeti ” toplanır. Heyetin temel gündemi  “ yeni alfabeye uyumlu yeni Türkçe sözcükler bulmak “ idi.

“…Ancak böyle zorlu bir iş için Dil Heyeti türü bir kurum yetersiz bulunmuş olmalı ki Mustafa Kemal, 11 Temmuz 1932’de Çankaya’da Afet İnan, Akçuraoğlu Yusuf, Samih Rıfat, Sadri Maksudi (Aral), Hamid Zübeyr (Koşay), Hüseyin Namık (Orkun) ve Ruşen Eşref’in (Ünaydın) davet edildiği bir toplantıda “dil işleriyle ilgili bir cemiyet”in kurulmasını tartışmaya açtı. Toplantı sonunda Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC) adıyla bir derneğin kurulmasına oybirliği ile karar verilmiş, hatta teşkilat şeması ve nizamnamesi de genel hatlarıyla Mustafa Kemal tarafından belirlenmişti…” 2

Türk diline yeni kelimeler kazandırmak amacıyla tarama ve kelime üretme çalışmalarına başlanır. Hatta ilk öz Türkçe sözcükleri de Atatürk bizzat türetmeye çalışır.

“… Mustafa Kemal Öztürkçe işini öyle önemsemişti ki, kimi konuşmalarında ve yazışmalarında bu sözcükleri kullanmaya başlamıştı. Örneğin 3 Ekim 1934’te İsveç Veliahtı Güstav Adolf onuruna verilen yemekte yaptığı şu konuşma tamamıyla Türkçe köklerden yeni bir dil yaratılabileceğini kanıtlama çabası gibiydi :

 ‘ Bu gece yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duyduğum tükel özgü bir kavançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu…’.” 3

CHP’ nin 1935 yılı parti programında :

“ törütgen yetkiler “, “ irde kaynağı “, “ özgür ertik sahip “, kınavlar arasındaki uyum “, “ yoğaltmanlar arasındaki asığ kavgaları “, “çıkat tecimi için kipleştirmek “, “ hayvan yeğritimi “, ciddiğ bir yasav “, ertik okulları “, “ taplamak “, “ yüret ve bildirge işleri “, “tutaklar ile kapsıkları ayırmak “, “ ulusun yüksek asığı “, “klas kavgası ergesi “, “ özel yönetgeler ve şarbaylıkları “, “ arsıulusal ergelerle cemiyet yapmak “, “kıymetli izdeşler “ v.b. şeklinde uydurulmuş olan, bu gün en fanatik “öztürkçe” cilerin dahi karşılıklarını bir çırpıda söylemeyeceği bir çok kavram ve deyimleri görüyoruz.

Dilde bu çalışmalar yapılırken , müzikte de polifonik müzik esas alınıp, öngörülen bu müzik için yetenekli öğrenciler Avrupa’ ya müzik öğrenimi için gönderiliyor, bu arada başta Osman Zeki Üngör, Adnan Saygun ve  Nevit Kodallı olmak üzere , yetersiz buldukları, hatta aşağıladıkları Türk Klâsik ve Halk musıkilerinin emsalsiz nağmelerine, kendi yeterlilik düzeylerinde geçirdikleri armoni kılıfı ile ,” millî musıkî “ ürettiklerini sanıyorlardı.

“…Örneğin, Adnan Saygun’ un ünlü  Yunus Emre Oratoryo’sunda geleneksel makam temeline dayalı ilâhiler, yani yeni musıkî siyasetinin, hatta bizzat bestecisinin reddettiği bir musıkinin malzemesi kullanılmıştır. Necil Kâzım Akses  Itrî’nin Nevâ Kâr’ ı Üzerine Scberzo’da Itrî’ nin söz konusu eserindeki bazı ezgi ve motifleri tema olarak işlemiş; Ulvi Cemal Erkin’ in Köçekce Suiti’ nde karcığar ve ve gerdaniye köçekce takımlarını olduğu gibi eserine aktarmış; Ferit Alnar kanun için bir konçerto bestelediği gibi, iki musıki arasında sentez arayışlarına girmiş; Cemal Reşit Rey Osmanlı makamlarına ilgi duymuş, sabâ, bestenigâr, dügâh gibi makamların mistik çizgilerinden hareketle nerdeyse tek sesli denebilecek eserler de bestelemiştir. (Piyano Sonatı 1936 gibi)…” 4

Toplum kendisine sunulan bu yapay dil ve musıkiden haz etmiyor, aksine nefret ediyordu.

Toplumun yeni dil ve musıki konularındaki reddini ilk anlayan devrimin lideri Atatürk oluyor bunu “ dilde ve musıkide inkılap “ olmaz diyerek onaylıyordu.

Kaldı ki kendisi 15 yıl bulunduğu Cumhurbaşkanlığı makamında, istisnâsız her gece “ Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyeti” ve devrin önemli solistlerinin icra ettikleri fasıl ve şarkıları dinliyordu. Bir kere bile olsa sofrasında özel olarak “ Riyaset-i Cumhur Senfoni Orkestrası” nın arya ve sonatlarını dinlediğine dair herhangi bir belge ve anekdota da rastlamıyoruz.

Serhan Bali ise, bu konuda kendi tezini kanıtlayacak herhangi bir bilgi ve belge olmamasına rağmen o programda, Atatürk’ ün köşkte yalnız Türk Musıkîsi değil sıklıkla Riyaset-i Cumhur Senfoni Orkestrası konserleri dinlediğini iddia ediyordu. Bu iddiayı ben şahsen ilk kez duyuyordum. Tekrar bu konudaki bilgilerimi test ettiğimde, Bali’ nin iddialarını kanıtlayacak en ufak bir bilgiye rastlamadım. Aksine o dönemde Atatürk’ ün protokol gereği ile de olsa, dinlemek zorunda kaldığı çok sesli müzik konserleri karşısında oldukça ilgisiz olduğunu, bizzat Türk Beşleri’ nin önemli ismi Cemal Reşit Rey şöyle anlatıyordu :

 “…Atatürk’ün İzmit’ e geldiğini bu suretle öğrendik. Akşam yemeğinden hemen evvel bir zât müdürümüz Musa Süreyya Bey ’  i yanına çağırttı. İlk önce alafranga bir grubun, bilâhare alaturka heyetin huzura çıkacağı bildirildi… Reşit Paşa Vapuru’na gittik… Arkadaşlarım ve ben doğruca piyanonun yanına gittik… Müdürümüz Atatürk’ e takdim olunduktan sonra, bizleri kendisine tanıttı…CESAR FRANCK’in kentet’ ini çalmaya başladık. Baştaki ‘ İNTRODUCTİON’ bitmemişti ki, Atatürk misafirleriyle sohbete dalması üzerine konserimizi kısa kesmenin münasip olduğunu hissettik. Klâsik Batı Müziğine karşı alâkasının fazla olmadığını o gün anladık…” 5

Özellikle Atatürk’ ün ölümünden sonra, İnönü’ nün “ Millî Şef ” lik döneminde Cumhuriyet’ in kuruluşu ile birlikte yapılan doğru ve yanlışlar  bir bütün olarak “ Kemalizm ”adı altında tabulaştırılmıştır. O zamana kadar yapılan bütün uygulamalar  tartışmaya hatta eleştiriye kapalı tutularak Cumhuriyet’ in kutsalları haline getirilmiştir.Öyle ki bu uygulamalardan dönülmesi  Atatürk devrimlerine yapılan ihanet olarak adlandırılacaktır. Oysa Atatürk sağlığında müzikte  inkılâp olamayacağını anladığını itiraf etmesine  rağmen , Batıcı elitlerimizin  hala Türk milletinin geleneksel musıkisine dönme çabalarını  Cumhuriyet devrimlerine ihanet olarak görmelerini anlamak mümkün değildir.

Dil ve Musıkî konusundaki dayatmacılık da bu kapsamda oldukça tavizsiz bir şekilde ele alınır ve uygulamalar had safhaya ulaşır. Bu durumu Atttila İlhan şöyle anlatır :

“…Resmî kültür ve sanat anlayışı, son şeklini İNÖNÜ döneminde, Hasan Âli Yücel Millî Eğitim Bakanı  iken almıştı: Batı ’ lı olayım derken, Batıcı olmuş, Yunan/Lâtin tabanlı görüş! (Ataç, Eyüboğlu, Garip’ çiler, klâsikler, Devlet Opera ve Balesi; v.s. )Bu görüşün ‘muhalif ’leri, yani -o zamanki deyimle-komünistler, turancılar ve irtica, totaliter devletin güvenlik güçlerince mimlenir, adım adım izlenir, gerekli görülünce tutuklanır; cezaevlerine ya da sürgünlere gönderilirdi. Başka bir deyişle, ’resmî ideoloji’ nin o  ‘alafranga, kültür ve sanat seçkinleri ’devletin himayesi altındaydılar…”  6

İnönü 1938-1950 yılları arasındaki 12 sene süren millî şeflik döneminde, kişiliğine özgü inatçılığını özellikle yeni “ dil “ ve yeni “ musıkî “ oluşturmak hususunda son kertesine kadar kullanır. Başta Maarif Vekili (MEB) H.A. Yücel olmak üzere, Nurullah Ataç, Sebahattin Eyüboğlu, Vedat Nedim Tör, “Türk Beşleri “ v.d. kişilerle dil ve musıki devrimlerinde son noktayı koymak adına devletin bütün imkanlarını kullanır.  Kendisinin de önemli bir hobisi olan çok sesli müziği yurt sathına yerleştirmek uğruna, CSO’ nın Ankara’ da Cumartesi akşamları verdiği senfonik konserlerinin devamlı izleyicisi olur. Bu alışkanlığını, şefliği sona erdikten sonra dahi ölümüne kadar sürdürür.

1950 senesi 14 Mayıs günü “ Tek Parti ” dönemi siyasi olarak bitmişse de, “ bürokratik “ elitlerin iktidarı sürmektedir. Nitekim, on sene sürecek olan Demokrat Parti iktidarında gerek dil, gerekse musıkiye ilişkin kısmi iyileştirmeleri görüyoruz. Bunu kabullenemeyen güç odakları 1960, 1971,1980, 1997 yıllarında demokratik rejime karşı yaptıkları darbe, ya da müdahalelerde ısrarla Türkçe ezan, Türkçe ibadet başta olmak üzere millî dil ve kültürün, kendi geliştirdikleri yapay  “ çağdaşlık “ kavramı ekseninde düzenlenmesi için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Hatta bazı dönemlerde, toplumun genelinin kabulü dışında Türkiye’ de hükümet olan grupların Başbakanları, ya da koalisyon iktidarları döneminde siyasi konjonktür gereği Cumhurbaşkanlığı makamına gelen kişiler, konuşma ve beyanatlarında kullandıkları  “ uydurma “ Türkçeleri ile, bitkisel hayatta kalmış dil devrimini canlandırma gayretlerinde başarılı olamadılar.

Mesela Başbakanlığı döneminde millî kültüre sahip çıkan, öyle ki Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarını kendi iktidarında gerçekleştiren bir zât, Cumhurbaşkanlığında  sonra da bir konser sonrasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ nı işaret ederek ‘İşte çağdaş Türkiye tablosu bu’ diye coşku ile bağırıyordu.

Onun halefi olan Cumhurbaşkanı ise, bir konuşmasında , 1970’ yılların Başbakanı nasıl eşgüdüm, olanak, olasılık, yadsımak gibi “ sözcük”ler ürettiyse, o da,  “ bolluk  refah ve ferah ” karşılığında  ‘gönenç’ , “ müttefik “ karşılığı yerine ‘ bağlaşık’ kelimelerini konuşmalarının içinde cömertçe kullanıyor, ancak halk bundan bir şey anlamıyordu.

Ama bütün çabalar boşuna idi, gül ağacına yapılan kaktüs aşısı bir türlü tutmuyordu ve de asla tutmayacaktı.

12 Eylül darbe döneminin sonrasında iktidar olan Turgut Özal, gerek başbakanlığı ve gerekse Cumhurbaşkanlığı sırasında uyguladığı  politikalar ve statükoya getirdiği eleştiriler ile, kültür konusunda tartışılmaz hale getirilmiş bir takım tabuları çökertir.

Özal sonrasında, kendilerini ülkenin  “ seçkin “ soyluları addedenler her ne kadar hasara uğrayan statükocu sistemi restore etme gayreti içine girmişlerse de, ilerleyen yıllarda altlarındaki zeminin giderek daha da kaymasına engel olamadılar.

Günümüzde Türk toplumunun asgari müştereklerde birleştiği görüntüsü veren yüzde ellilik bir kesimi, periyodik seçimler ve önüne getirilen referandum tercihlerinde giderek artan bir sayı ile, kendisine yeniden giydirilmek istenen statüko gömleğini her seferinde  parçalayarak reddetme eylemine devam ediyor.

21. yüzyılın ilk on yılını geride bırakan Türkiye’ de halâ bir takım siyaset erbâbı, akademisyen ya da bürokrat dilde ve musıkide “ devrim “ teranelerinden bahsetseler de, millet ne onların istedikleri şekilde konuşmaya, ne de genetiğine asla uymayan bir montaj müziğini çalıp söylemeye niyetlidir.

Netice itibariye; musıkide değişim isteğinde onca hayal kırıklıklarına rağmen, halâ direnenler, bu isteklerinin yerine gelmesi için önce bin yıldır kullandığımız dili bütünüyle değiştirmeleri gerekiyor. Çünkü biz millet olarak kıyamete kadar “ annemizin dilini “ kullanmaya kararlıyız.

Eğer bunca zamandır millete  , “ Hayat  “, yerine “ Yaşam “, “ İstiklâl Marşı “ yerine “ Ulusal Düttürü ” , “atölye “ yerine ” işlik “, “ ipotek “ yerine “ tutu “ , “ terörist “ yerine “ yıldırıcı “ demeyi öğretme başarısını gösterebilse idiniz, onlar da o günden bu güne, Sadettin Kaynak yerine Adnan Saygun,  Avni Anıl yerine Nevit Kodallı, Aşık Veysel yerine Ruhi Su, Bekir Sıtkı Sezgin yerine Ayhan Baran, Sabite Tur Gülerman yerine Leyla Gencer, Ahmet Özhan yerine Ferhat Göçer, Göksel Baktagir yerine Fazıl Say, Aşık Veysel yerine Ruhi Su, Neşet Ertaş yerine Esin Afşar dinliyor olacaklardı…

 D İ P N O T L A R                                                                        :

1 Cînuçen TANRIKORUR,”Medyada Müzik mi ? ”,Yeni Türkiye Dergisi,sayı: 12, Medya II

2 Ayşe HÜR, “ Güneş Dil Teorisi’nin İcadı “, Taraf Gazetesi, 9 Ocak 2011

3 Ayşe HÜR, ( a.g.e)

4 Bülent AKSOY, ”Cumhuriyet Dönemi Musıkisinde Farklılaşma Olgusu”, Cumhuriyet’in Sesleri, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s.32

5 Cemal Reşit REY, ”Atatürk ve Müzik”, Cumhuriyet  Gazetesi, 10 Kasım 1963

6 Attila İLHAN,”Hangi Lâiklik?” ,T.İş Bankası Kültür Yayınları , İstanbul, 2004, s.247

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s