About

Sayfa

This is an example of a WordPress page, you could edit this to put information about yourself or your site so readers know where you are coming from. You can create as many pages like this one or sub-pages as you like and manage all of your content inside of WordPress.

Reklamlar

One thought on “About

  1. YOK OLAN BİR MEDENİYETİN YAŞAYAN MÜZİĞİ : ENDÜLÜS VE FLÂMENKO/Salih Zeki Çavdaroğlu

    7. yüzyılda yeryüzünde Arabistan topraklarında beliren son semâvî din olan İslâm, çok kısa bir zaman içinde gelişimini tamamlar. Aynı yüzyıl içinde ise geniş bir alanda hakimiyet alanı kurar. 8. Yüzyıla gelindiğinde Kuzey Afrika bütünüyle ele geçirilir. Artık hedef bölge Avrupa’ dır.
    Aynı yüzyıl içinde Emevî komutan Târık bin Ziyad, 711 senesinde 7000 kişilik bir ordu ile deniz yoluyla İber yarımadasının güneyinden daha sonra kendi adını alacak (Cebel-i Târık) boğazı geçerek, dağlık bir bölgede karaya çıkar.Yaptığı ilk iş, artık geriye dönüş diye bir umudun kalmadığını göstermek için gemilerini yaktırmak olur. Karşısında Kral Rodrik’ in komutasında 25.000 kişilik Vizigot ordusunu bulur. Yapılan savaş sonucunda zafer İslâm ordusunun olur ve Vizigot Krallığı parçalanıp yok olur. Sonrasında kısa bir zaman aralığında Endülüs olarak adlandırılan bütün İber yarımadası, 49 yıl boyunca görevlendirilen Emevî valiler eliyle yönetilir. 750 senesinde İslâm Devleti artık Abbasî Hanedanı’ nın eline geçer. Bunun üzerine, Emevî hanedânı mensuplarından Abdurrahman bin Muaviye Endülüs’ e kaçar ve burada kendisini emîr olarak ilân eder. Artık başşehiri Kurtuba (Cordoba) olan bu devlet , aynı zamanda 8 asır sürecek muhteşem bir kültür ve medeniyetin de merkezi olacaktır.
    “… o günkü birkaç okuma yazma bilen papazdan başka hemen hiç kimsenin okuma yazma bilmediği bir coğrafyada büyük bir medeniyetin inşa edilmiş olmasının iyi tetkik edilmesi gerekilir…
    … Endülüs birikimi, Müslüman Arapların değildir. Tıpkı Osmanlı mirasının Müslüman Türklerin mirası olmadığı gibi… ”
    O kadar ki, bünyesinde 7 etnik grup, Müslüman, Hristiyan ve Musevî 3 ayrı dinin mensubunu barındırmasına rağmen, ideal bir hoşgörü medeniyeti olacaktır.
    Endülüs Emevî devletinin bölgede yaptığı ilk işler, verimsiz araziyi münbit hale getirmek için gereken tarımsal tedbirleri almak, şehirleri imarı etmek, ticari faaliyetleri geliştirmek ve yüksek öğretim kurumları açmak olur. Bunları yaptıktan sonra da bilim ve sanat faaliyetlerini başlatıp, Yunanca ve Latince’ nin önemli eserlerinin tercümelerini tamamlarlar.
    Bölgenin Yahudi ve Hıristiyan halkı, kısa zamanda Arapça öğrenip, tıpkı Müslümanlar gibi yaşamaya başlarlar. Bu yüzden bu bölgede yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, kısa zamanda Arapça öğrenerek Müslümanlar gibi yaşamaya ve düşünmeye başlamışlardır. Bu yüzden bunlar ” Müsta’rip “ ( Araplaşmış) olarak adlandırılırlar.
    Öyle bir medeniyet ki bu sadece İslam dünyası ile sınırlı kalmamış, bilim ve sanatta, Muhyiddin İbn Arabî, İbn Câbir, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbn Rüşd gibi büyük düşünürlerin ürettikleri eserlerle, aynı zamanda Avrupa aydınlanmasının gerçekleşmesinde de en büyük payın sahibidir.
    “… Endülüs, bilim ve felsefenin yanında, mimari, hat, müzik ve minyatür alanlarında da özgün sentezlerin ortaya çıktığı bir İslâm beldesi olmuştur. Kurtuba, Sevilla [İşbiliyye] ve Gırnata şehirleri bahçeleri, sokakları, havuzları, hamamları ile Orta Çağ karanlığında Avrupa’ yı aydınlatan birer lamba olmuştur…”
    Bu gün bile Endülüs Medeniyeti, her yönüyle araştırılıp inceleniyor. Hatta İspanyol romancıların en büyük ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Felipe Romero, Antonio Gala, Emilio Ballesteros gibi İspanyol yazarlar, romanlarının konusunun ve karakterlerinin çoğunu Endülüs’ ten alıyor.
    Bu gün gelişmekte olan ülkelerden, öğrenim için nasıl ABD ve Avrupa’ ya bir eğitim göçü varsa, o dönemlerde bunun tam tersinin yaşandığını biliyoruz. Buna en büyük örnek olarak Katolik dünyasının liderleri olan papalardan bazılarının Endülüs medreselerinde eğitildikleri bunun en önemli göstergesidir.
    Bu medeniyet içinde tabiidir ki musıkî de oldukça önemli bir yer tutar. O devirde Bağdat Arap müziğinin adeta merkezidir. Ishak el-Musuli ve İbrahim El-Mehdi bu müziğin en önemli teorisyen ve bestecilerdir. Bunlardan Ishak el-Musuli’nin öğrencisi “Ziryab “ mahlası ile bilinen Ebul Hasem Ali bin Nafi, hocası ile yaşadığı bir anlaşmazlık sebebiyle Bağdat’ ı terkederek Kurtuba’ ya gider. Kurtuba’da Halîfe Abdurrahman İbn Al-Hakan (822-852) ın büyük ilgi ve himayesini görür. Neticede kendisine büyük imkânlar sağlanarak İslâm’ ın olduğu kadar Avrupa’nın da ilk konservatuvarını kurma şansı verilir.
    Arap şiiri, şarkısı ve müzik aletleriyle, bir anda İber yarımadasının kültür profolini ölçüde değiştirdi. Bunun sonucunda, İspanyol müziği de doğunun gizemli duygusallığı ve ritmini tanır ve benimser. Sevilla merkezli olarak doğan Flamenko’ nun zarif, kıvrak ritim ve ezgilerinde taşıdığı yer yer coşku ve neş’ e, yer yer alabildiğine hüzün katmanları birbirinin peşi sıra dinleyenlerini tam anlamıyla halden hale sokar.
    Bu müzik eşliğinde aynı adla yapılan dansın “… doğasındaki sertlik bir isyan, bir başkaldırı ancak tüm vücut bu ritmin içinde ve eller de flamenkoda bu ritim akışına eşlik eder. Tıpkı flamenkoda ayakkabıyı bir vurmalı gibi kullanmak nasıl bir ritim duygusu veriyorsa aynı şekilde eller ve alkış (palmas) ritmin kalbi sayılır…”
    “Flamenko”nun etimolojik anlamda taşıdığı mana konusunda farklı bilgiler görüyoruz. Kimileri arapça “fellah minküm” kelimelerinden türetildiğini, bunun anlamının ise “senin gibi bir çiftçi” anlamına geldiğini söylerken, kimilerine göre ise ; “kibirli insan” anlamında bir “argo” kelime olduğunu söylemektedir. Günümüzde genel kabul gördüğü anlamı ise, İspanyol çingeneleri ve onların yaptığı müziktir.
    Bir başka açıklama da, rahatsız edilmeden dinî şarkılarını rahatça söyleyebilecekleri yere göçen ispanyol Yahudilerinin bu şarkıları, İspanya’da kalan Yahudilerce “Flamenko” olarak adlandırıldığı şeklindedir.
    Flamenko’ nun en kapsamlı tanımını ise, o müziğin günümüzdeki en yetkin icracı Paco Pena’ dan dinleyelim:
    ”… Cordoba’lı bir sanatçı olan Paco Pena’dan “Zannediyorum Türk halkı, flamenkoyu hissediyor. Flamenko oldukça direkt ve içten bir müziktir. Onun mesajı, insanların her halinin; hastalıklarının, heyecanlarının, aşklarının, mücadelelerinin yani insan olmalarından kaynaklanan her duygunun mesajıdır. Sıradan insanların, sıradan şeyleri. İspanyol halkının iç zenginlikleri var. Bu zenginlikler, flamenkoya da yansımış. Bir başka sebep de flamenkonun tarih ve geleneğinde ve özünde Doğu’ya ait etkiler çok fazla, özellikle, Cordoba’da. Flamenko müziği, değişik unsurların büyük bir karışımıdır. Ki bu karışımın en önemlisi de ‘oriental background’dur. İspanya Doğu’ya ait değil ama yüzyıllar boyunca Doğu kültürünün etkisi altında kalmış. Endülüs kültüründe pek çok ortak özellikler bulunmakta, ruh ve aklın ortaya koyduğu her faaliyette; mimaride, müzikte, felsefede, farklı şekillerde de olsa bunlar birbirine karışmıştır. İnsanların yaşadıkları bu zor sosyal şartlar, baskılar, talihsizlikler, Müslüman Arapların, Çingenelerin İspanya’dan sürülmesi ve ayrıcalıklı tutum ve davranışlar; işte tüm bu tarihi ve sosyal şartların karışımı, güçlü bir şekilde insanların ifadelerinde, heyecanlarında göze çarpar. Bütün bunlar, flamenkonun kökleridir. Bu müzik, insanların en temel ve en gerçek duygularını, heyecanlarını ele alır…”
    Flamenko hakkındaki tüm bilgilerimiz en yakın tarih olarak ancak 18. Yüzyıla dayanır. Bu tarihten önceki durumu hakkında ne yazık ki elimizde kayıtlı bir veri yok.
    1492’ ye kadar bu çizgide yürüyen flamenko, bu tarihten sonra yeniden Hristiyan kültürünün hakimiyeti altına girdikten sonra, günümüze kadar haliyle oldukça değişecektir. Ancak tınılarında taşıdığı İslâm tasavvufunun şefkatli nağmelerini hiçbir zaman kaybetmez. Bugünkü formatını kazanmaya ise, Çingeneler’ in anavatanları Hindistan’ dan çıkıp, 15. Yüzyılın sonlarında Endülüs’ e ulaşmasıyla başlar . Bir müzik toplumu olan Çingeneler, Yunan ,Arap, Yahudi, Finike,Fas ve Vizigot kültürlerinden sentezlenmiş bu müziği kendilerinin de katkılarıyla daha da zenginleştirirler.
    “… 17. yüzyılın sonlarına doğru blues gibi yoksulluğun, zulmün ve kişisel acıların anlatıldığı bir ifade …” kazanır.
    Genel yapıları itibariyle :
    “… 3 sınıf flamenko vardir. En ağır başlısı “cante grande” (büyük şarki) adıyla anılan ve ölüm, keder ve din konularını işleyen “cante jondo” dur (derin şarki)

    Ara sınfta “cante intermedio” (orta şarki) bulunmaktadir. Gene dokunaklı ama daha az ağırbaşlı ve çoğunlukla doğu müziğinden esintiler taşıyan flamenko’lar yer alır.

    En hafif tarz olan “cante chico” (küçük şarkı) konulari ise aşk, kırsal yaşam ve eğlencedir. Her tarzın kendine özgü bir ritmi ve akor yapısı bulunmaktadır. Vurgu ve duygusal içerik farklarıyla da birbirlerinden ayrılmaktadir…”
    Çok yakın bir zamana kadar, özgün olarak sadece gitarla icra edilen flamenko,günümüze gelindiğinde, artık gitar dışında enstrumanlarla da yapılmaya başlandı. Ayrıca, Chano Dominguez gibi isimler flamenko ile caz’ ı sentezleyerek yeni bir formata da kavuşturulur.

    K A Y N A K Ç A :.

    (1) İsmail ŞAKIMA, “ Endülüs İslâm Medeniyeti”, Millî Gazete, 29 Temmuz 2008
    (2)han DEMİR, “ İslâm ve Batı : İki Medeniyet, Tek Tarih”, Millî Gazete, 29 Eylül 2007
    (3)Canan AYDIN, “ Ayakların ve Ellerin Ritmi Flamenko”, Birgün Gazetesi, 19 Nisan 2009
    (4)Zannediyorum Türk halkı, flamenkoyu hissediyor.” Yeni Şafak Gazetesi, 25 Eylül 1999
    (5) Canan AYDIN, “ a.g.e”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s