Bir TARIK BUĞRA Geldi Geçti Bu Ülke’ den.. ‘ Doğumunun 100. Yılında…’

Standart

Türk Edebiyat, Basın ve Fikir dünyasının önemli isimlerinden, yakın tarihimize resmi tarih kalıpları dışından bakan bir ideal adamı olan Tarık Buğra’ nın dünyaya gelişinin 100. yılı olan 2018 senesi belli ki onun bütün yönleri ile çeşitli makale, kitap, konferans, Panel, seminer, sempozyum vb. etkinliklerle anlatılacağı günleri yaşatacaktır bizlere.

Her ne kadar onun doğum tarihi 2 Eylül 1918 ise ve sözünü ettiğim etkinlikler daha ziyade o ay içerisinde yoğunlaşacaksa da, geçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı’nca düzenlenen bir programla bu konuda ilk start verildi.

İbrahim Öztürkçü’nün oturum yöneticiliği ile başlayan panelde Sayın BeşirAyvazoğlu ve akademisyenler Burcu Ebru Yılmaz ve Mehmet Samsakçı’ nın konuşmalarında Tarık Buğra’ yı çeşitli yönleri ve onunla ilgili anıları ile daha bir yakından tanıdık.

Aslında bir yazar olarak Tarık Buğra’yı ben 20’ li yaşlarıma ayak bastığım yıllarda tanıdım.

O güne kadar takriben 3-4 yıldır yakın milli tarihimizi öğrenim gördüğüm okullardakinden farklı olarak Necip Fâzıl Kısakürek’in “Abdülhamid Han “ kitabı,“Büyük Doğu” dergisindeki, “Yeni İstanbul” gazetesindeki yazıları konferans ve kitapları, Osman Yüksel Serdengeçti’ nin  “ Serdengeçti Dergisi “, “ Mâbetsiz Şehir”, “ Bu Millet Neden Ağlar ? “ Kemal Tahir’ in “ Devlet Ana “ “Yorgun savaşçı” , “Esir şehrin insanları” adlı romanlarından okumuş ve   “Kemalist “  ideolojinin ders kitapları ve diğer yayınlarda öne sürdüğü tezlerle örtüşmediğini hatta birbiri ile çeliştiğini fark etmiştim. Dolayısıyla bu bilgilerin doğruluk derecesi hakkında kafamızda yoğun bir soru işareti oluşmuştu.

Yanılmıyorsam sene 1969’ idi.Takriben 1961’den bu yana evimize Tercüman Gazetesi giriyordu.Zaten o yıllarda siyasi olarak en çok rağbet edilip okunan gazeteler  sol kesimde “ Cumhuriyet “, milliyetçi, muhafazakâr kesimde ise “ Tercüman “ idi. Bunun dışında boyalı basın olarak adlandırılan “ Hürriyet “ ,“Günaydın “ gibi gazeteler ise daha ziyade  kurulu düzen adına ve magazin ağırlıklı haber ve incir çekirdeğini doldurmayacak yazılara yer veriyordu.

İşte tam o günlerde Halka ve Olaylara TERCÜMAN’ ın, Ahmet Kabaklı, Rauf Tamer,Mukbil Özyörük, Ergun Göze, Reşat Ekrem Koçu, Murat Sertoğlu, Nazlı Ilıcak, Güneri Civaoğlu, Yavuz Donat isimli köşe yazarlarına Tarık Buğra adında yeni bir yazar daha ekleniyordu.

 1976 senesi ortalarına kadar gazetede Buğra’ nın MERHABA başlığı altında kesintisiz olarak yazacağı makalelerini ve büyük bir zevk ve dikkatle okuduk.

Buğra bu yazılarında çeşitli konulara temas etse de ağırlıklı olarak edebî,siyâsi ve sosyal meseleler üzerine kalem oynatmıştır.

Bu yazılarının ekseninde ağırlıklı olarak, ülkenin  sosyal ve siyâsi meseleleri yanında kültür ve sanata da yer ayırmıştır  ve yazılarını oluştururken de dikkate aldığı husus Türk-İslâm değerleridir.

Zaten bu vasfını da çeşitli zamanlarda hem yazılarında, hem verdiği röportaj ve sohbetlerinde de vurgulamıştır.

Meselâ; 1982 yılında YAĞMUR BEKLERKEN  romanı ile Kültür Bakanlığı ödülünü aldığında, eleştiri yazarı Fethi Naci’nin kendisi için kullanmış olduğu ‘İslami görüşe sahip ‘ ifadesine karşı şu cevabı veriyordu;

‘…Bana bu görüşün yoruluşunu gerçek bir iltifat sayarım. Keşke tam bir İslami görüşüm olsaydı! O zaman hiçbir romanımı küçümseyemem, eserlerim daha sağlam ve övüldüklerimden daha değerli bir yapı kazanırdı…”

Yine bu konuda POLİTİKA DIŞI isimli kitabında şunları yazacaktır :

“ İslâmî görüş şarttır. İslâm dünyasını, Müslüman toplumunu anlamak için…”

Ne var ki 7 seneye yakın bir zamandır Tercüman’ da devam eden bu mesaisine geçirdiği bir kalp krizi sebebiyle son verecekti.

Bundan sonra onun üreteceği gerek hikâye, gerek roman ve gerekse bunlardan meydana getirilecek tv dizilerini büyük bir dikkatle takip edecektim.

Onun yazılarını okuyup, tanımamızdan sonra, kendisinin Milliyet ve Yeni İstanbul, Yeni Gün ve Vatan gibi gazetelerde  köşe yazarlığı ve yöneticilik yaptığını ayrıca  birkaç yıl önce yazdığı Küçük Ağa ve Küçük Ağa Ankara’ da isimli edebiyat dünyamızda fenomen olmuş romanlarından haberdar oldum ve okudum.

Taner Timur’ un romana ideolojisi açısından pek sıcak bakmasa da zımnen bir gerçeği ifade ettiği gibi :

“ …Küçük Ağa romanı Ulusal Kurtuluş Savaşının Türk İslam sentezi çerçevesinde sergilenmesidir. Eserin kahramanı ve en sevimli gösterilen kişisi, özel anlarda İmam Gazali’nin İhya-ul Ul’um’ unu okuyan İstanbul’ lu Hoca’ dır…”

( Taner TİMUR, Osmanlı-Türk Romanında Tarih,Toplum ve Kimlik, İmge Kitabevi, İstanbul,2.baskı, Ağustos 2002, s.18)

Bilindiği gibi bu romanların devamı 1976 senesinde Firavun İmanı adıyla yayımlanacak ve 1983 senesinde yönetmen Yücel Çakmaklı tarafından TRT’ ye dizi film olarak çekilecek ve yurt genelinde büyük bir kitle tarafından beğenilerek izlenecektir.

Bu büyük yazar doğumunun 100. yıldönümü vesilesiyle 2018 senesi içinde akademi, basın ve televizyon ortamında bütün yönleri ile ele alınmalı ve onu sağlığında tanıyıp okuyamayan kuşaklara bütün yönleri ile tanıtılmalıdır.

Kabri nur; mekânı cennet olsun…

Salih Zeki Çavdaroğlu

 

Salih Zeki Çavdaroğlu

Reklamlar

CİNUÇEN TANRIKORUR – Sadece bir müzik adamı değil; bir o kadar da fikir ve aksiyon adamı idi …

Standart

 

Dünyaya gelişlerin 80. Yılı münasebetiyle Mûsıkîmiz üstâdlarından Cinuçen Tanrıkorur’ u anmak amacıyla çeşitli mekânlarda onun eserlerinin çalınıp söylendiği konserler düzenlendi.

Bu konserlerin girizgah ve aralarında onun, biyografisi, müzikalitesi, onunla ilgili anı ve anekdotlar anlatıldı, bizler için meçhul olan bazı bilgileri de bu vesile ile öğrenmiş olduk.

Ne var ki; Onun bir dâvâ, fikir ve ideal adamı olduğuna dair sarih açıklamalarına ne yazık ki derinliğine değinilen hiç bir etkinlikte bulunma şansı yakalayamadık.

Hatta onun yazılı basında olan makaleleri, basılan kitaplarına dahi öylesine değinildi, yani sadece kitap, isimleri belirtilerek değinildi;o kadar…

Oysa o musıkide nasıl ki, nev’ i şahsına münhasır bir üretken, özgün bir bestekâr ve icrâcı ise aynı doğrultu ve nitelikte bir inanç, fikir ve aksiyon adamı idi.

Bu konuda sayın Beşir Ayvazoğlu,”Titiz, Mükemmeliyetçi, Müşkülpesent” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

“…Cinuçen Bey, müzikte kelimenin tam mânâsıyla bir otodidakt olmasına rağmen, bestecilik dehâsı,  ud icrasında eriştiği virtüozite, Türk ve Batı müziği alanlarındaki derin bilgisi, orijinal görüşleri ve üslup sahibi bir müzik yazarı olarak, dost kazandığı kadar, mebzul miktarda muhalif edinmeyi de başarmıştır. Çünkü düşündüklerini hatır gönül dinlemeden söyleyiverir ve oklarının ucu genellikle zehirlidir…”

Yine TRT sanatçısı rahmetli eşi Selma Sağbaş ile kendisinin vefatına kadar hem müzik çalışmaları, hem de özel hayatlarında aralıksız yanında bulunan kanuni Bekir Reha Sağbaş bir gazete röportajında diyor k :

“…Tanrıkorur’ un en büyük arzusu Türk gençlerinin fikri bazda aydınlanması, edebiyata ve dile meraklı olmalarını sağlamaktı. Avrupa’da eğitim aldıktan sonra bir Müslüman Türk genci olarak Nihal Atsız ile başlayıp Cemil Meriç gibi önemli yazarları bizzat görüp tanıdıkça kendisindeki bu olgunluk daha da arttı. Kutadgu Bilig’den, Ziya Gökalp’e kadar okumadığı kitap kalmadı…”

Bu da gösteriyor ki; Onun fikirlerindeki eksen ve odak noktası ;inancı, milliyetçiliği,vatanseverliği,yaşadığı topraklara tavizsiz sevgisi, batı taklitçisi,riyakar ve yalancılara olan acımasız husumeti vb. konulardaki Türkiye taraftarlığı idi.

İddia ediyorum ki bu gün şayet yaşasa idi; ülkemizin bekâsı ile ilgili aktüel konularda ortaya koyacağı fikirler ve buna ilişkin belirteceği siyasi aidiyetinden dolayı en başta kendi camiasının mâlum bir kesiminin hışmına uğrayacaktı.

Bunu neye dayanarak iddia ediyorum; Tabii ki yazdığı makaleler ve basılan kitaplarına… O kitap ve makaleler, ilk etapta bakıldığında sadece  mûsıkî ağırlıklı olarak gözükseler de, bazı paragrafların metinleri yahut satır araları okunduğunda kavgasını sadece mûsıkîmiz üzerine değil, inancımız, değerlerimiz ve geleneklerimize toz kondurmaksızın ortaya koyduğu tezlerinde gizlisiz saklısız ve hiçbir siyası ya da idari odaktan çekinmeksizin aslanlar gibi verdiği görülecektir.

Bu yönü, Üstâdın yaşadığı dönemde yazdığı gazetelerdeki makaleleri ya da ; OSMANLI DÖNEMİ TÜRK MûSIKÎSİ, SÂZ U SÖZ ARASINDA,TÜRK MÜZİK KİMLİĞİ, MÜZİK KÜLTÜR VE DİL vd. kitaplarını okuduğumuzda daha net anlaşılacaktır.

Yazdıklarından birkaç örnek verirsek:

Meselâ; Yıl 1968’dır.Ankara Millî Kütüphane’ de Tanburî Cemil Bey’ in 52.Ölüm Yıldönümü için bir anma konseri yapılmaktadır. Bundan sonrasını Dergâh Yayınlarından 2003’ te baskısı yapılan kitabının 97. Sayfasında Tanrıkorur’dan dinleyelim:

“…İsmet İnönü, sağında eşi, solunda Ali İhsan Göğüş olmak üzere salondan içeri giriyordu.Tabii hemen gidip elini öptüm ve ön sıraya oturttum…Özellikle Atatürk sonrası dönemin müzik eğitimi politikasını çok ağır bir üslûpla eleştirdiğim konuşmam sırasında,zaman zaman A.İhsan Bey’le fısıldaşıyor, defterini açıp bazı notlar alıyordu.

Türk mûsıkîsi’ nden hayatı boyunca şiddetle nefret etmiş olan İsmet Paşa,bazen Atatürk’ün davet ettiği fasılların dahi ortasında kalkıp gittiği halde bu konsere niye gelmişti? Tanburî Cemil Bey’ e karşı duyduğu (hiç ihtimal vermediğim) hayranlığından mı,yoksa politikacıların hangi yaşta olsunlar bir türlü doyamadıkları alkışlanma tutkusundan mı?…

…(konserin sonunda)ne beni, ne onlardan (saz heyeti)birini çağırıp, nezaketen bile olsa tebrik etmeye lüzum görmeden (ki halka mal olmuş bir büyüğe yakışan buydu) aynen geldiği gibi alkışlar içinde çekti gitti.Efendilik bizde kalsın diye uğurlamak için arkasından kapıya kadar yürüdüğümde, eşine Müjgân Hanım’ı göstererek,zor çıkan boğuk sesiyle,’Bu kadın var ya bu kadın!Bana alaturka konser dinletti!’diye, (âdeta AİDS mikrobu bulaştırılmış gibi) yakınıyor, bu sitemiyle Müjgân Hanım’a herhalde büyük bir iltifatta bulunduğuna inanıyordu…”  (SÂZ Ü SÖZ ARASINDA  S.154)

Yine  aynı Kitabının 153.sayfasında anlattıkları :

“…1967 sonbaharıydı yanılmıyorsam…(uçakta)CHP Genel Sekreteri KASIM GÜLEK.Tesadüfen gelip yanıma oturdu…’Efendim dedim,size özel  bir soru somama müsaade buyurur musunuz?,’Tabii,buyurun ,dedi,’Paşa (İnönü)bizim müziğimizden pek hoşlanmıyor galiba efendim’ dedim. Belli belirsiz gülümsedi ve ‘Evet,onun öyle bir saplantısı vardır. Ankara Devlet Konservatuarı’na bir Türk musıkisi bölümü ilâvesini ne zaman teklif etseler,’Bahsetmeyin bana böyle bir şeyden’ diye terlediğine çok şahid olmuşumdur…”

 

21 Mart 1998 tarihli TALİHSİZ ÜLKEM başlıklı yazısında Üstâd, diyor ki:

“…Benzer talihsizlikler, Atatürk öncesi ve sonrası Türkiye için de söz konusudur. Lafın gelişi, %90’ı Türk musikisi düşmanı büyükelçiler, bu sanatın okullarda öğretilmesini irtica sayan saygun besteciler ve hikmetli orkestra şefleri ile İsmail Dede Efendi’ yi tanımamayı kültür zanneden harika çocuk kemancılar yetiştiren bir sistemin; Süheyl Ünver’ leri, Ali Nihad Tarlan’ ları, Samiha Ayverdi’leri, Zeki Ömer Defne’leri; Atilla İlhan, Erol Güngör, Aydın Taneri ve Bekir Sıtkı Erdoğan’ları; Selçuk Eraydın, Emin Işık, İskender Pala, Beşir Ayvazoğlu ve Turan Alkan’ları; Alaaddin Yavaşça, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Murat Tokaç ve Zeki Atkoşar’ları yetiştirememesi gerekirdi. Bu bakımdan, telaffuzundan şeref duyduğum şu isimleri bir tür ‘imalat hatası’ saymanın yanlış olmayacağını sanıyorum…”

Bunlar gibi daha nice düzenin tutarsızlık ve aktörlerine karşı verdiği kavga yüzlerce sayfalık yazdıklarında görülecektir.

Bu vesile ile bir kere daha kendilerini rahmet ve muhabbet ile yâdediyor, Allah’ ın kendisi hakkında rahmetle muamelesini niyâz ediyoruz…

22 Şubat 2018

Salih Zeki Çavdaroğlu

ULUSLARARASI H.S.AREL VE TÜRK MÜZİĞİ SEMPOZYUMU’ NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: Mûsıkîmizin polifonize edilme ütopyası artık bitirilmeli …  

Standart

 

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığının ortak çalışması ile gerçekleştirilen “ Uluslar arası Hüseyin Sadettin Arel ve Türk Müziği Sempozyumu  “ 13-14 Aralık tarihlerinde toplam on bir adet oturum ile gerçekleştirildi.

Bu sempozyum’ da başta Prof. Dr. Yalçın Tura, Prof. Dr. Ruhi Ayangil, Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya olmak üzere, birbirinden değerli akademisyenlerin kıymetli görüş ve yorumlarını ilgi ve zevk ile dinledik.

Oturumların odak noktası mûsıkî tarihimizin zirve ismi Arel’ in “Müzik Bilimciliği”, “Müzik Tarihçiliği”,” Besteciliği ” idi.

O’ nun mûsıkîmiz hususunda canhıraş bir şekilde nasıl yoğun çalışmalar yapıp, maddî ve manevî bedeller ödediğini en en yetkili ağızlardan bir daha dinledik.

Bu oturumlarda değerli araştırmacı sayın Harun Korkmaz yaptığı, Arel’in arşivi ve nota koleksiyonu için yaptığı tasnif ve kataloglama üzerine sunduğu tebliğ, anılan belgelerin hayata geçirildiğini duyuruyordu.

Sempozyumun önemli sunumlarında birisi de Üstâd Prof.Dr. Yalçın Tura’ nın Arel’ in 3 makalesinin düşündürdükleri “  başlıklı tebliği idi.

Sayın Tura bu tebliğinde; Arel-Ezgi sistemi için bilinen tezinden hareketle ; “…Arel-Ezgi sisteminde, (…) sekizli, “gayri müsâvî” 24 aralığa bölünmekte ve temel sesin sekizlisiyle birlikde, 25 ses elde edilmektedir. (…) Gerek Arel ve Ezgi, gerek onların takibcileri, bu şekilde elde edilen seslerin, Batı ses sistemindekilerden fazla ve farklı olduğu görüşündedirler ve bu hususları, Türk Mûsıkîsinin en büyük zenginlik kaynakları arasında saymaktadırlar. Gerçekte ise durum öyle değildir: Zira Türk Mûsıkîsi ses sisteminde yer aldığı iddia edilen sesleri, Arel, Ezgi ve Uzdilek’e göre hesaplar ve icra etmeye kalkarsak, bunların, tamamen ve aynen Batı ses sistemi içinde de bulunduklarını, yazıldıklarını ve kullanıldıklarını görürüz. Hattâ Batı, bu hususta daha da ilerdedir, zira Batı ses sistemi içinde, bir sekizlide 35 (ilk sesin sekizlisi ile 36) ses yazılabilmekte ve kullanılabilmektedir. Arel-Ezgi sistemi, Batı ses sistemiyle aynı yapıya sahibdir; fakat Batı sisteminden 11 ses eksik, dolayısıyla, daha fakir bir ses sistemidir…”  özetli görüşlerini tekrarlamış ve sistemin, mûsıkîmiz dizilerini tarifinin imkânsızlığını yeniden vurgulamıştır.

Sayın Doç.Dr. Yalçın Çetinkaya’ nın “ Gelenekle Batılılaşma Arasında Hüseyin Sadeddin Arel “  başlıklı tebliğini yaptığı 6. oturum, tartışmasız Sempozyum’ un en elektrikli oturumuydu.

Oturum sonucunda Sayın Yalçınkaya tezleri sebebiyle eleştirildi ama ,kendisi bu eleştirileri beyan ettiği gerekçeli örneklerle bir şekilde anlamsız kıldı.

Yalçınkaya, söz konusu seminerden sonraki günlerdeki bir  makalesinde Arel konusundaki nihai tesbitlerini şu satırları ile yapıyor :

“…Arel, cumhuriyet döneminin müzikte batılılaşma politikalarının getirdiği batılı müzikal değerler ve sistem içinde Türk mûsikîsini yeni olana ve devlet tarafından desteklenene uygun hâle getirme çabası göstermiş olabilir, ki Arel’in kendi hayat çizgisi, anlayışları, birikimi ve Türk mûsikîsi hakkındaki düşünce ve yaklaşımlarına bakarak bunu anlamak mümkündür.

İyi niyetli ve serinkanlı yaklaşımla ve eleştiri sınırlarını zorlamadan şunu da söylemeliyiz ki, Arel-Ezgi (ve Uzdilek) sistemi diyebileceğimiz bu sistem, Avrupa’da Aydınlanma’nın ve onun temel düsturu olan Kartezyen düşüncenin adeta mottosu niteliğindeki “her şeyi ölç, ölçülemeyeni ölçülebilir hale getir” bilimsel prensibine uygun bir şekilde, müziği ölçülebilir hale getirmesi ve indirgemesi gibi, Türk mûsikîsinin ses cevherini de Aydınlanma müzisyenleri gibi indirgemiş ve ölçülebilir hâle getirmiştir…”  diyor ve yazısını şu satırlarla bitiriyor :

‘ Cumhuriyet, “ulus devlet” projesiyle nasıl Anadolu’nun Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Ermeni, Rum, Yahudi gibi farklı etnik unsurlarını “Türk” kimliğine tıkıştırmışsa, cumhuriyetin bu anlayışının müzikteki yansıması olan Arel-Ezgi sistemi de, farklı sesleri ve enstrumanları bir tek anahtara tıkıştırarak tabii olanı da bozmuş, cumhuriyetin yaptığını müzikte yapmıştır. Arada fark yoktur !..[1]

Yukardaki görüş ve satırlar ışığında konu değerlendirildiğinde; Türkiye’ nin yaklaşık doksan senedir gündeminde olan, Devletimizin Kültüre ilişkin bütçe harcamalarında milyarlarca lirasını yiyen çok şükür ki son 40 senedir hızı kesilen ve günümüzde çok cılız bir sese dönüşen  mûsıkîmizi POLİFONİZE etme sevdâsının bir “havanda su dövme” den ibaret olduğu, bu konudaki en yetkin isimlerince bir neticeye bağlanmalıdır.

Zira, daha kendi asli müziğini ifade etmekten yetersiz kalan ve nazariyatı Batı’ nın çok sesli ses sisteminden adapte edilmiş bir tek sesli ses sisteminin baz alınarak, onu çok sesli bir ses sitemine taşıması mümkün değildir.

Teşbihte hata olmaz; biz Türkiye olarak uzun seneler sonrası otomobil üretmeye karar verdiğinde; devlet, bu araba bize özgü olacak bu sebeple de onun kaportası ahşaptan, tekerlekleri yuvarlak değil kare, yakıtı linyit kömüründen olacak demediyse ve de Batı’nın otomobil teknolojisini aynen aldıysa müzikte de artık yüzyılların birikimiyle mükemmeliyete erişmiş bir çok sesli sistemi aynen almakla yetinmeli, kompozitörlük iddiasında olan kişilerin yetenekleri varsa, varyasyon bazında bize özgü müzik eserleri üretmelidirler.

Zira bu müzmin ütopya artık kabak tadı verdi…

 

Salih Zeki Çavdaroğlu

[1] ÇETİNKAYA Yalçın, Türk aydınlanmasının müziği ve Arel-Ezgi sistemi, Yeni Şafak,17 Aralık 2017

 

TÜRKİYE’NİN SİYASET KRONİĞİ PİYANOCUSU GENE HARİÇTEN LİED OKUYOR !!!  

Standart

 

Bizim mâlum piyanocu ne zaman şahsına ilişkin aktüalite ve popülarite yoksunluğu krizine tutulsa, hemen bayramlık ağzını açıyor .

 

Bu sefer yine kıymeti kendinden menkul yüklendiği değer vehmiyle, alabildiğine mütekebbir bir üslûp ile ; “ ben neymiyşim be ağbi ! “ monologlarına soyunmuş.

 

Bu sefer buyuruyorlar ki :

 

“ Dünyada adı bilinen bir kaç Türk’ ten biriyim ve bu yalan dolan da değil, çalışıyorum, üretiyorum, kimseyi istemiyorum, benimle uğraşan herkese de tüm kapılarımı kapatıyorum…”

 

Hani, yalan da değil söyledikleri. Türkiye’ de ikâmet etmeyen, hatta en az Türkiye’ ye ihanet edip de Batılılarca kucak açılan Feto, Can (John) Dündar,Emre Uslu kadar emperyalist dünyanın âşinâ olduğu bir isimsin. Buna en ufak bir itirazımız olamaz.

 

Ancak unuttuğun bir şey var; senin en büyük hasmın olan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ ın bir Türk olarak, her gün ABD,Almanya,Fransa,İngiltere  vd. ülkelerin gazete ve tv’ lerinde gündem ve birinci haber  oluşunu, egosantriklik krizinden çıkabilirsen göreceksin. O’ nun dünyadaki tanınınırlık oranı yanında senin şöhretin devede kulak mesabesinde bile kalmaz. Unutma…

 

 

Ama sen ve senin benzerlerin; ne inanç, ne gelenek, ne düşünce, ne ideoloji,ne hayat tarzı vd.hususlarda, karakteristik bir Türk insanı ile benzeşen bir vasfa sahip değilsin.

 

Sen üstlendiğin sanat misyonu olarak Polifonik Hristiyan Müziğinin yetenekli bir icracısı ve kompozitör adayısın. Cakanı da da bize değil, seni dinleyen dahili ve harici hayranlarına yap. Sen asla Müslüman Türkiye’ nin karakteristik insanını muhatap alacak bir ekol ve misyon adamı değilsin.

 

Zira sen ısrar ve inatla bir asırdır Türkiye’ nin Müslüman mahallesinde zorla salyangoz satmaya soyunmuş ama sıfırı tüketmiş,son yıllarda iyiden iyiye iflas bir siyasi ,ideolojinin polifonik müzik soslu inatçı bir mensubusun.

 

Yani iddia ve beyanlarını kendin çalıp, bir avuç hayranınla dinleyen kronik bir fanatik muhalifsin. Ütopyalarının asla gerçeğe dönüşmeyeceğini de bizden daha iyi biliyorsun.

 

Nihayet “ Sosyal medyada bir milyona yakın takipçimiz var…”  şeklinde bir meydan okuman var ki ;80 milyonluk Türkiye’ nin 79/80’ lik bir kesiminin senin varlığından bile habersiz olması yanında bir değer ifade etmiyor.

 

Sen en iyisi Avrupa’daki ve Türkiye’ nin batı tandanslı sanat ortamında popülariteni devam ettirmene bak; Zira bu ülkede Batı kültürü takipçisi bir azınlık dışında seni ne tanıyan, ne de tanıyıp seni ciddiye alacak bir Müslüman Türk yok…

 

21 Eylül 2017

Zeki Çavdaroğlu

VEFATININ 21. SENESİNDE MÛSIKÎMİZDE BİR EKOL, İCRÂ VE ÜSLÛP  ÂBİDESİ: BEKİR SIDKI SEZGİN

Standart

10 Eylül 1996’ da Türk Musıkîsi o güne kadar yetiştirdiği en büyük icracılardan birini kaybeder. O, 20. yüzyılın son çeyreğinde ,Geleneksel Musiki’nin Alaeddin Yavaşca ve Kâni Karaca ile birlikte “üç büyük”olarak adlandırılan solistlerinden biridir. Sesi kadar  hançere,üslup ve tavrıyla  da bir mükemmeliyet sembolüdür ve günümüzde okuduğu eserlerle  adeta icrânın mihenk taşı olmuştur.

Kendi dilinden anlattığı hayat hikâyesinde,1936 yılında doğduğunu, dini mûsıkî dalında ilk derslerini babası Hafız Hüseyin Efendi’den aldığını söyler. Özgeçmişini anlattığı hemen hemen her konuşmasının birinci paragrafında Babası yer alır ve onun ruhunu şu övgü dolu sözlerle yâdeder:

“…Hâsılı babam, benim hem sebeb-i hayatım, hem öğretmenim, hem mürebbim,hem de arkadaşım olmuştur…”[1]

 3,5 yaşında başladığı Kuran-ı Kerim hıfzını beş yaşında tamamlar. Daha 6 yaşında iken bir çok makamı pratik olarak tanıyıp, bir çok âbide eseri büyük bir beceri ile icra ettiğini anlatır.Artık o Mevlid, ilâhi, Durak, Na’t, Kaside, Gülbank ve diğer dini musıki fomlarını maharetle icra etmektedir. İlkokulu bitirene kadar Kur’an tilâveti ve Kur’anla ilgili temel ilimlerin tahsilini yapar.

Dokuz yaşına geldiğinde ilk mevlid’ ini bir cami kürsüsünde okur. On yaşında iken bestekâr Rakım Elkutlu ile tanışır ve iki sene  ondan feyz alır ve onun bütün eserlerini öğrenir. Ortaokula başladıktan sonra çok güzel bir sese sahip olan annesi Feride Hanım’dan şarkı formuna ait bir çok eseri meşk eder. Artık yeterli alt yapıya sahiptir. Liseye başladığı yıl aynı zamanda Belediye Konservatuarı sınavını da kazanır ve profesyonelliğe ilk adımını atar.(KÖK dergisi ,Mart/1982-sayı:13)

Yetişirken Münir Nureddin Selçuk ve Alâddin Yavaşca’dan oldukça etkilenir. Bu isimler dışında Mesud Cemil, Şefik Gürmeriç, Nevzat Atlığ ve Ferdi Statzer’ in de öğrencisi olur. Kendini iyice yetiştirdikten sonra eser icrâ edrken yaptığı nüanslar erişilmez bir güzellik gösterir.Tabii ki bunda küçük yaşta edindiği hafızlıktaki tilâvetinin de oldukça büyük bir payı vardır.

1959 yılında İzmir Radyosu’nun açtığı sınavı başarı ile verir ve “yetişmiş sanatçı” statüsünde göreve başlar. Yine o yıl içinde  “solist” ve “birinci sınıf solist”kadrosunu alır. Aynı Radyo’da 1967 senesinde “stajyer sanatçılar”a öğretmen, 1973’ de “Klasik Koro Şefliği”ne getirilir. O yıl Zakirbaşı İlhami Efendi,Manisalı Hafız Ahmed Efendi,Mübaşir Kemal Efendi ve Hafız İbrahim Efendi’ den  Dini Türk Musıkisi formundaki eserleri meşk eder , uslup ve tavrını adeta mükemmel bir çizgiye getirir.

 Onun bu vasfı yani tasavvuf musıkisinde ustalığı da özellikle verdiği salon konserlerindeki icralarıyla  ortaya çıkar. Cumhuriyet dönemi boyunca hiçbir  solistin cesaret edemediği “naat”ı 1978 yılında Niyazi Sayın ve Necdet Yaşar’ın eşliği ile 900 kişi huzurunda okur ve dinleyiciler naat’in haşmeti ile huşu içinde ve coşkuyla “Allah, Allah”diye nidâ ederler.

Bekir Bey’in icradaki üstün ve erişilmez kalitesini en iyi anlatan cümlelerden biri de her halde şu ifadelerdir :

“…İsmail Dede’nin meselâ,’Nihân ettim seni ey mehpâre, cânımsın’ sözleriyle başlayan Sultâniyegâh bestesini evvelâ TRT arşivinden rastgele seçilmiş bir icradan veya Nevzat Atlığ Beyefendi’nin riyaset ettiği devlet korosundan dinledikten sonra bu defa Bekir Sıdkı Sezgin Beyefendi’nin icra tarzına ve hatta mümkünse koral icraattaki üslûbuna dikkat ederek mukayesede bulunmanız mümkün olsaydı neyi kasdettiğimi açıkça anlayacaktınız…”[2]

Allah göstermesin  ama o eseri bir de divalardan mivalardan dinlememiz, Bekir Bey farkını herhalde daha da bariz bir şekilde ortaya çıkaracaktır.

Radyodaki solistlik ve koro şefliği görevlerinin yanında, açılışından  itibaren Türk Musıkîsi Devlet Konservatuarı’nda öğretmenlik yapar ve 1980 senesinde bu   TRT’den emekli olur.1983 senesinde Doğu müziği çalışmaları yapmak üzere Hollanda’ da kurulan bir müzik şirketinin  sanat müşavirliğini de yapar.

1981-82 yıllarında  yayımlanan“Sanat ve Kültürde KÖK”isimli dergideki yöneticiliği ve yazarlığı ile de Türk Musıkîsi’ ne farklı bir açıdan hizmet eder.

1985’ de emekli iken özel bir statü ile yeniden İ.T.Ü.Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı’na öğretim görevlisi olarak döner.

            Son dönemlerinde Türk musıkîsinin yozlaşmasında önemli katkılarda bulunan , piyasa müziğinin çığırtkanlarınca “sanat güneşi” olarak  tanımlanan Zeki Müren ile Klâsik Türk Musıkîsinin son dönem içinde en otantik ve kusursuz icracısı olan Bekir Sıdkı Bey’in vefatları arasında takriben bir haftalık bir zaman aralığı vardır.

            Ne kadar acıdır ki yazılı ve görsel medyanın şişirdiği bir Zeki Müren’ in cenaze töreni, dönemin Kültür Bakanı’nın da katılımıyla bir âyine dönüştürülürken,Geleneksel Musıkîmizin tartışmasız en büyük icracılarından birisi üstelik TRT’ ye uzunca yıllar emek vermiş bir büyük ismin ölüm haberi,TRT’nin haber bültenlerinde birkaç saniyelik bir süre  ile geçiştirilecektir.Buna rağmen Türk Musıkisi camiasının yoğun katılımıyla kılınan cenaze namazından sonra ebedî istirahatgâhı Karacaahmet’ e defnedilir.

            Bu durum karşısında bir büyük musıki ustası isyanını şöyle ifade  eder:

              “..Bekir Sıtkı Sezgin, bu ülkenin bir daha herhalde yetiştiremeyeceği çapta bir klâsik musıkî yorumcusuydu.10 Eylül günü vefat etti.Haberiniz oldu mu? Veya olduysa nasıl oldu? Hangi gazetede, hangi TV’de…24 Eylül günü ise Zeki Müren vefat etti. Ben ‘güneşi sönen’ medyaya bakınca, her halde meclis tatil edilir, millî yas ilân olunur, bayraklar yarıya iner, okullar kapanır, TRT ‘ağırlaştırılmış yayın’a geçer (biz de böylece TRT’nin gözünde matem müziği olan Ruşen Kam yönetimindeki klâsik korolarla senfonik müzik dinleme imkânı bulabilir)diye bekledim…” [3]

            Ölümünün ardından Türk basınında sayılı birkaç kalem de olsa onu hayırla ve övgü ile anarlar.İşte onlardan bazıları:

            “…Bekir Sıtkı Bey, Türk musıkîsini klâsik tavırla icra edebilen son birkaç büyük sanatkârdan biriydi.’Bu eser böyle okunmaz’ diye yakınıp, ’peki nasıl okunur,tarif et bakalım.’ itirazıyla karşılaştığımızda, ’İşte Bekir Sıtkı  Bey’ in icra ettiği gibi okunur.’ diyebilme imkânını kaybettik…

            …Türkiye’nin en meşhur,en önemli ve en mûteber icracılarından birinin ölümü, nasıl olur da haber bültenlerini dolduran incir çekirdeğini doldurmaz, onca fâsık haber arasında olsun birkaç cümlecik yer bulamaz; kâzip şöhretlerin birbirinin ensesine şaplak atmasını bile ‘flaş’ başlıklı altyazılarla başımıza kakan medya, böyle bir haberi nasıl görmezden gelir?..”[4]

            Aynı yazar, bir başka yazısında  şöyle devam ediyor :

“…Zeki Müren’ den takriben bir hafta önce büyük ses ve yorum sahibi Bekir Sıdkı Sezgin’i kaybettik. Bekir Sıdkı Bey,bölünmüşlüğün değil, bütünleşmişliğin; tereddüdün değil,kararın,popüler olanın değil,geleneğin sesiydi.Temsil ettiği değerleri hiç de rencide etmeyen mütevazı akislerle aramızdan ayrıldı.Klâsik tarz icrâdaki kudreti,hiç tartışma kabul etmez tarzda Zeki Müren’den  üstündü….

            …Bekir Sıdkı Bey gibi hayatında ve sanatında bütünlüğün sırrına erişmiş olanların dramı ise zannımca,sanatkâr ruhların pek ihtiyaç duyduğu sevgi ve alâkadan hakkını yeterince tahsil edememekte yatıyor.

            Sanatkârın parçaladığını sanat bütünleştiriyor galiba.”[5]

             Beşir Ayvazoğlu  ise onun ardından şunları yazıyordu :

            “…Evet o koca sanatkâr,henüz genç denebilecek bir yaşta göçüp gitti,tam tamına altmış yaşındaydı; fakat takvim yaşına sığmayacak büyük bir hayat yaşadığından mı nedir; son zamanlarda epeyce yaşlanmış görünüyordu….

            …Ama onun sesi ve tavrına sanki ‘ezelden âşinâ’ idim;aslında bu ses ve tavırda bütün bir medeniyet konuşuyordu; binbir türlü saldırıya ve ihanete uğramış olmasına rağmen direnen bir medeniyet.O, tegannî ve terennüme başladığı zaman,’gemiler geçmeyen umman’ın önünüzde bütün açıldığını hissediyordunuz;ses ve ışıktan örülmüş bir kâinatta bir elmas yağmuru düşünün!..”[6]

Ayvazoğlu’nun dediği gibi o, Osmanlı Müzik Tarihi’nin 15.yüzyıldan günümüze gelen periyodunda  icra ettiği her eseri sanki Meragîler, Itrîler, Dedeler, Nikoğos Ağalar, Hacı Arif ve Şevki Beyler’ in zamanlarındaki otantikliği içinde falsosuz icra eder,hakikaten müziğinini bir dini ritüel imişcesine dinletirdi

              TRT onun yıllarca mikrofonlarına  okuduğu Türk Musıkîsinin en seçkin bestelerinin kayıtlarını saklamaya lüzum görmediği için, ölümünden sonra  Neyzen Sadrettin Özçimi ile Türk Musıkîsi Vakfı’nın ortak girişimi ile,özel koleksiyonlarda bulunan ve içlerinde Mevlid ve Naat gibi tasavvufî formların da bulunduğu 45 eserlik 3 CD’nin yapımını gerçekleştirerek, onun muhteşem yorumunun bir ölçüde gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir görevi yerine getirmiş olurlar.

 

[1]              Ahmet Şahin AK,”Türk Musıkisi Tarihi”,Akçağ Yayınları,Ankara/2002,s.225

[2]              A.Turan ALKAN,”Dede’yi Anlamak Mümkün mü?”,Zaman Gazetesi,12 Şubat 1996

[3]              Cinuçen TANRIKORUR,”Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler”,Ötüken Neşriyat,İstanbul/1998,s.378

[4]              A.Turan ALKAN,”Memleketin Görünmeyen Direklerinden Biri Göçtü”,Zaman Gazetesi,16 Eylül 1996

[5]              A.Turan ALKAN,”Sanatkârın Parçaladığını Sanat Bütünleştiriyor”,Zaman Gazetesi,30 Eylül 1996

[6]              Beşir AYVAZOĞLU,”Bekir Sıdkı Sezgin”,Zaman Gazetesi,13 Eylül 1994

GELENEKSEL MÛSIKÎMİZ’ İN  BAZI KOROLARININ HÂL-İ PÜRMELÂLİ   N’OLACAK ACABA ?..

Standart

16 Ekim 2016 günü, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’ nun geleneksel Cumartesi mûsıkî etkinlikleri çerçevesinde Sayın Mehmet Güntekin Bey’ in yönetiminde İstanbul Fasıl Topluluğu’ ndan doyumsuz güzellikte bir Hicazkâr Faslı dinledik.

Faslın öncesinde ise Türk Mûsıkîsi Federasyonu Başkanı sayın Tahir Aydoğdu ve Yönetim Kurulu üyelerinin konuşmaları ile Türkiye’ deki Türk Müziği topluluklarının bu günkü durumu ve geleceği hususunda birkaç saatlik zaman dilimi içinde anlatıldı. Davetli müzik derneklerinin mensupları da zamanın elverdiği ölçüde kendi görüş ve düşüncelerini dile getirdiler.

Gündemin en sıcak ve yoğunlaşılan maddesinde ise; “ Koro geleneğinin iyiden iyiye yozlaştığı” hususunda hâzirûn âdetâ oy birliğiyle birleşti.

Bu konuda değerli müzik adamı sevgili kardeşim sayın Ayhan Sarı Bey MUSİKİ DERGİSİ’ nde o günün gündemi ve bunun eleştirisini geniş bir şekilde anlattı. Meraklıları oradan okuyabilirler.

Ben fakir orada ne herhangi bir Derneğin yöneticisi, ya da mensubu olmayıp, sadece nâçiz bir mûsıkîşinas olarak bulunduğumdan o ortamda kelâm etmem yakışık almazdı. Bu sebeple kendi düşüncelerimi karaladığım şu satırlarla ifade etmekten de geri durmayacağım.

Yapacağım bütün eleştirilerde sadece İstanbul’ da sayıları yüzlerce topluluğa ulaşan bu derneklerden yine sayıları iki elin parmağı adedini aşmayan derli toplu topluluğu bu safhada tenzih ederek eleştirmeye başlıyorum.

Bunun dışındaki topluluklardan yarası olan varsa gocunur.

Ben İstanbul’ a 1978 yılında taşındım ve o tarihten bu yana da kesintisiz olarak İstanbul’ dayım. O yıllarda bu şehirde mûsıkî derneklerinin sayısı 10, hadi bilemediniz 20’ yi geçmiyordu.

Tâ ki 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Özal hükümetleriyle yeniden demokratik döneme “ Liberal  Devlet “ anlayışıyla girdik, Türk toplumu da sakat bir sosyalleşme faaliyetine girdi. Bu güne kadar da aralıksız olarak hızla devam etti ve etmeye de devam ediyor.Tabii bundan müziğimizin de nasibini almaması mümkün değildi.

Bu meyanda müzik derneklerinin oluşum ve faaliyetleri de tâbir caiz ise Down Sendromlu bebekcesine üremeye başladı.

O zamana kadar bir kişinin her hangi bir derneğe girmek için taşıyacağı değerler, ritm duygusu, ses kapasitesi, tavır vb. hasletler gerektirirdi. Bunun dışındaki hiçbir husus onlara bu dalda sadece konu mankeni olarak arz-ı endâm etme imkânı vermezdi.

1990’lara gelindiğinde ben de bulunduğum toplulukta hasbelkader yöneticilik görevi üstlendim. Korist seçimi ve değerlendirmelerindeki yozlaşma o köklü kurumda da olanca hızıyla hüküm sürüyordu.

Meselâ bir üniformalı asker çocuğu, ya da eşraftan birinin mahdumu ya da mahdumesi  için ayrıcalık kıyağı birilerine yaranmak uğruna pervasızca yapılıyordu.

Konserlerde solist seçimlerinde rutin bir şekilde sadece aynı 3-5 yârene piyango vuruyordu. Yetenekli ve de bilgili genç koristler yok farzediliyordu.

Bunun dışında diğer teknik ve idari hususlardaki yanlışlıklara gücüm nisbetinde karşı çıktım, muhalefet ettim, kazan kaldırdım ve tabii ki o kurumdan da şutlandım.

Şimdi o topluluğun 1980 ‘ li ve daha önceki yıllardaki müzikalitesine bakıldığında, geldiğimiz nokta her şeyi vahim bir şekilde tasvir ediyor.

Bunu genellersek neredeyse her 100 korodan en iyimser ifade ile 80 koronun özellikle solo icraları hareketli bir karikatür varyetesinden farksız.

Bu gün her hangi bir semt korosunun, o beldenin Belediyesinin herhangi bir konserine bir gidin; göreceğiniz manzara şudur :

Konser öncesindeki tanıtım konuşmaları size ilk bakışta, bir konserden ziyade bir siyasi mitinge geldiğiniz algısını yaşatır. O topluluğun siyasi ve ideolojik yapısı ne ise, koro şefince gelen kalabalığın telafuz ettiği bir takım sloganlara dinleyicilerin de delicesine iştirakini ve alkışlamasını âdeta emreden bir tutumla buyurgandır. Bu sebeple bazı konserleri hiç dinlemeden terk etmişimdir.

Bir başka sevimsiz durum da, vasat birkaç bestecinin o yöredeki bütün konserlerin kesintisiz müdâvimi olup, her konser öncesi gelenek haline gelmiş seremonilerde isbât-ı vücut ederek alkış toplaması garâbetidir ki vahim bir kompleks histerisidir.

Bazı konser formatlarında ise Koro’ nun bütün elemanları istisnasız bir şekilde o günkü repertuvarı, ya utanarak, ya şaşkın bir şekilde, ya da şarkı sözlerini unutarak, çoğunlukla da detone bir icra ile dinleyici olarak size solist olarak büyük bir işkence yaşatacaklardır.

Daha ne olsun durum maalesef budur amatör müziğimizde.

Profesyonel müziğimiz sanki çok da mükemmelimiş gibi…

Salih Zeki Çavdaroğlu

EY BÂD- I SAB …

Standart

Sen ;

İksirim,

Can suyum…

Kıyamete dek beni diri tutacak

Âb-ı Hayatımsın…

Seninle yaşayacağım hep olmazlarında hayatı.

İpek sesin yansıyacak seher vakitlerinde

Kuş çığlıklarıyla kulağıma,

Vuslatın güneşin her doğuşu olacak penceremde

Kokunu getirecek sam yelleri gül diyarlarından

Bir sabâ şarkı olacaksın dudaklarımda:

“ Ey bâd-ı sabâ yâr ile vuslat ne zamandır ?..”

21 Haziran 2016  02.oo